Saturday, November 22, 2008

Barselona Üçlemesi 2 : JOAN MIRO

Posted by İpek Aral On Nisan - 28 - 2008

KISACA HAYATI

Joan Miro 20 Nisan 1893′de Barselona’da doğdu। Babası varlıklı bir tüccardı ve çocukluk yaşlarından itibaren küçük Juan’ın sanata olan eğilimini destekledi. 1907-1910 yılları arasında Barselona Güzel Sanatlar Okulu’nda, 1912′den sonra da bir süre Gali Akademisi’nde öğrenim gördü. İlk sergisini 1918′de Barselona’da açtı. 1919′da Paris’e yerleşti. Picasso ile tanıştı ve öncü sanatçılarla , Paris Dadacıları ile ilişki kurdu. 1920′den sonra kışları Paris’te, yazları ise Barselona yakınlarındaki Mantroig’teki aile çiftliklerinde geçirmeye başladı. 1924′te yayınlanan ilk Sürrealist Manifestoyu imzaladı, ertesi yıl Diaghilev’in Romeo ve Juliet balesinin sahne ve kostüm tasarımlarını yaptı. 1941′de ilk kes eserleri New York’ta sergilendi. Yapıtları Archile Gorky gibi çağdaş Amerikalı sanatçıları etkiledi. 1944′de seramik çalışmalarıa başladı. 1947′de A.B.D.’ye gitti. Cincinati’deki Hilton Oteli’nde bir duvar panosu yaptı. Bunu Harvard Üniversitesi’ndeki panosu izledi. 1958′de Paris UNESCO Merkezi için iki seramik pano ( Güneşin ve Ayın Panosu ) gerçekleştirdi. 1955-1959 arasında çalışmalarını daha çok seramik, taşbaskı (litograf) ve gravür üstünde yoğunlaştırdı. Bu dönemde hemen hemen hiç resim yapmadı. 1960′ta yeniden resme ağırlık verdi. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde toplu sergiler açtı. 1975′te, dostu Jose Luis Sert’in tasarımıyla Barselona Montjuic tepesinde adını taşıyan bir müze açtı. (2005 Aralık ayındaki Barselona seyahatimde bu müzeyi gezebilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Miro’nun resim sanatındaki tartışılmaz önemi dışında çok iyi bir koleksiyoner olduğunu görünce çok şaşırmıştım) Miro 25 Aralık 1983′de ölmüştür.

FARKLI SANATI

Joan Miro Sürrealist akıma kapılıp Amerika’da etkili olmuştur. İspanya İç Savaşı ve ardından 2. Dünya Savaşı’na kadar Miro yazlarını İspanya’da ya Barselona, ya da Mayorka’da geçirmiş, Barselona yakınlarındaki babasının Montroig çiftliği sözkonusu olduğunda “Ben doğduğum odada resim yapıyorum” demiştir. Kışlarını Paris’te geçiren Miro’nun Paris öncesi çalışmalarında ayrıntıların saplantı düzeyinde olduğu görülür. Örnek Çiftlik (1920-21).

Miro, gerek figüratif, gerekse soyut resimleride her zaman Sürrealizm ilkelerine bağlı kalmıştır. Amacı bilinçaltındaki yaratıcı güçleri us ve mantığın denetiminden kurtarmaktır. Resimde geleneksel betimleme ve düzenleme biçimlerine tümüyle karşı çıkmış, mantık dışı fantazilerin anlık anlatımlarını, deneyimlerin gerçekliği ile birleştirmiştir. Temelde çoğu sürrealist ressamların benimsediği kavram ve teknik sınıflandırmaların dışında kalmayı yeğlemiştir.

Paris’te Miro’nun Sürrealisme yakınlık duymasının nedeni, bu akımdaki şiir öğesiydi. 1925′de Sürrealismin ilk sergisine Çiftlik resmi ile katıldı, ama kendisi o tarihte resmini çok daha yalınlaştırmıştı. 1924 tarihli Sürülmüş Toprak, onun özgün üslubunun ilk örneklerindendir. Bu tür resimler figüratif niteliklerini korumakla beraber, düz bir zemin üstünde düşsel etkiler taratan köşeli, ince, sivri biçimleri de içerir. Artık tuali söylemek istediği şeyleri üzerine yerleştireceği büyük veya küçük yüzey olarak görüyordu. Tuale lekeler sürüp, bu lekeleri dağıtıyor, böylece onlara görsel bir gerçeklik kazandırıyordu. Daha sonra - çoğu Çiftlik tablosunda ilk örnekleri verilen- işaretler ve simgeler ekliyor, bunlar da lekelerin derinliği olmayan yüzeyinde boşlukta sallanıyordu. Burada belli bir insanın iç odaklanmasının el verdiğince kendine özgü dili ve cümle yapısıyla dile getirdiği bir açıklamayı algılarsak da, bütün bu olayların hızı her şeyden çok dikkatimizi çeker. Bu teknik bize Malevich’in “Suprematist” resimlerini hatırlatsa da, bunlar dışa dönük, kozmik mekanı ve ressamın evrensel saydığı, kişisellikten arınmış gerçeği yansıtan resimlerdir. Ayrıca, önceleri zor görünse de, Miro’nuni şaretlerle kurduğu dil, resimleriyle bir yakınlık kurulup onun sıradan, fakat aynı zamanda da insalcıl ilgilerinin ortaya çıkmasıyla kendi kendini anlatır. Eğer Malevich’in beyaz yüzeyi uzayı betimliyorsa, Miro’nun yüzeyi de çok iyi bildiğimiz bir duvarı, işaretleri de çoğu zaman hepimizin kişisel hayatıyla ilgili duvar karalamalrını betimler. Aşağıda (Doğuş - 1925 tuval üzerine yağlı boya)

miro doğuş

1920′li yıllardaki çalışmaları arasında Katalan şair Gertrudis için yaptığı illüstrasyonlar da vardır.1928 yılının baharında gittiği Hollanda ve Belçika’daki müzeleri gezmiş ve 17 yüzyıl Hollanda resmin onu derinden etkilemiştir. Oradan aldığı ünlü Hollandalı ve Belçikalı ressamlara ait eserlerin posta kartları önemli esin kaynağı olmuştur. Örnek; Dutch Interior I - 1928 .

1920′li yılların sonlarına doğru, Paul Klee’nin etkisi altında Miro’nun biçimlerinde bir arınma izlenir.Miro’nun resimleri kendiliğinden ortaya çıkmış ve genellikle çabuk yapılmış izlenimini veren resimlerdir. Bu özelliklerinden ötürü Breton’un aradığı ‘bilinçaltının en bozulmamış biçimde resime aktarılması’ niteliğine en çok yaklaşan türün örnekleri olduğu için, Breton, Miro’yu Sürrealistlerin arasına çağırmaktan büyük mutluluk duymuştur. Ama Miro, pek ender olarak otomatizmden yararlanmıştır. Daha sonra değişik türdeki (resimlerinin yanısıra yaptığı heykel, üç boyutlu başka yapıtlar ve duvar seramikleri gibi) yapıtları, onun uzun ve titiz bir çalışmayı gerektiren kompozisyon ve tasarımlarla daha çabuk ortaya çıkarılmış arasında rahatça bir çalışma yolu benimsediğini gösterir. Üzerine uzun uzun çalışılmış resimler, Eski Ayakkabılı Natürmort‘da ( 1937, tuval üzerine yağlı boya) olduğu gibi, konulu içeriğin ağır bastığı yapıtlardır. Bu resim, atölyede bir araya getirilen şişe, çatal batırılmış elma, ikiye bölünmüş somun ekmek ve ayakkabı gibi nesnelere bakılarak yapılmıştır. Resim üzerine beş ay çalışan Miro, gerçekçi bir konuyu süper gerçekçi bir konuya dönüştürmüştür. Bu resim İç Savaşın gölgesindeki İspanyol köylülerini simgelemektedir. Tanınabilir nesnelerin çevresinde, soyut nesnelerin sallandığı görülür; bu nesneler karabasaların iç bulandırıcı boşluğuna yerleştirilmiştir, elektrik ışığı ile karanlık renklerle aşırı keskin ya da belirsiz biçimler bu duyguyu daha da pekiştirir.

Başka yapıtlarında Miro’nun tümüyle soyut biçimlerle çalıştığı görülür; bunlar her zaman onun yaşantısına karışmış bir şeyin simgesidirler ve hemen hemen her zaman canlı hayatın izlerini taşırlar. Bazı durumlarda ise Miro’nun kullandığı işaretler ve biçimler, hiçbir şeyle ilgili değildir. 1930′larda yaptığı heykellerin bir bölümü tahta, şapka, pabuç ve benzeri hazır nesne(ready-mades)den oluşmuş “nesne” niteliğindeki yapıtlardır. Bir bölümü ise Jean Arp’ın yapıtlarını anımsatan, tahtadan strüktürlerdir.

Kadın ve Kuş ( Barselona )

Not : 2007 Nisan ayında başlayıp tamamlayamadığım Barselona Üçlemesinin ikinci ressamı Joan Miro yazısına son noktasıyı koymak bugüne nasip oldu. Sanırım Miro yazısını bitirmemdeki en büyük etken 3 Mayıs 2008′de Pera Müzesinde açılacak olan Joan Miro sergisi. Herkesin bu harika ressamın eserlerini görmesini dilerim.

.

Barselona Üçlemesi 1 : Salvador Dali yazısını okumak için tıklayınız

Barselona Üçlemesi 3 : Pablo Picasso yazısını okumak için tıklayınız

10. İstanbul Bienali - Antrepo No 3 - 22.09.2007

Posted by İpek Aral On Eylül - 24 - 2007

Cumartesi günü Ayşe ile İstanbul Bienali kapsamında Antrepo ve İstanbul Modern’deki işleri görmek için Tophane’deydik. Sadece Antrepo’yu dolaşmamız 3-4 saatimizi aldı. Çok beğendiğim çalışmalar vardı. Şu an kitapçık elimde olmadığı için kimlere ait olduğunu yazamamyacağım. Oldukça kalabalık olan mekanda bir de “günün hoşluğu” diyebileceğimiz bir olay başımıza geldi. Birden SKYTURK’un kameraları ile karşılaştık. Elinde kocaman mikrofonu ile Pazar günleri saat 19:00-20:00 arası program yapan Musa Ağacık önümüze dikildi ve bize soru sormaya başladı..
İlk soruları Ayşe cevapladı. Bana mikrofon uzatıldığında cevap vermem istenen ilk soru ” Ana gündem maddesini oluşturan Anayasa çalışmaları” idi. Adam zaten daha “a” dediğinde beni soruyu anlamış, cevabı kafamda hazırlamıştım. -Anayasa çalışmalarının çok aceleye getirildiğini söyledim. Bir anayasa hazırlamak 2-3 ay alacak kadar kolay olmamalıydı. 2-3 öğretim görevlisi ve hukukçunun bir araya gelerek hazırladığı bir taslak yeterli olamazdı. Toplumun uzlaşacağı bir çalışma olmalıydı. Üstelik basından bizlerin görebildiği ve öne çıkan laiklik ve türban konuları dışında Anayasa büyük bir yapı idi, hepsini görmeden ve emsalleri ile kıyaslama yapmadan konuşmak da çok doğru değildi.- İkinci sorum %47 ile başa gelen iktidarı demokrasi için bir tehlike olarak görüp görmediğimdi. -Hayır dedim, tehlike olarak görmüyorum. Demokrasinin gerekliliği olan seçimler sonrasında %47 ile baştalar. Ama her iktidarın yıpranması diye bir süreç vardır. Biz de bu iktidarın bir sonraki seçimlere kadar neler yapacağına bakacağız ve gelecek seçimlerde yine görüşümüzü bildireceğiz.- 3. soru bu iktidarın faaliyetlerine yönelik tepkilerinizi yeterince ortaya koyup koymadığımız üzerindeydi. Cevabım - Evet oldu, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse mitinglerde bireysel olarak demokrasinin bize verdiği haklar çerçevesinde tepkimizi gösteriyoruz dedim ( diyemedim ki, ben blogumda da ‘giydiriyorum’ ) . 4. ve son soru ise Ayşe Arman ile Şerif Mardin’nin iki hafta önce Hürriyet’te çıkan röportajı üzerine idi. Röportajı okumuş muydum ve gerçekten Mardin’nin dediği gibi Türk kadınları tehlikede miydi ?. - Evet, okudum dedim ve evet, Türk kadınları tehlikede. İktidardakilerin büyük lafları bir yana, Türk toplumunun içinde yaşadığı bir “mahalle” kavramı gerçekliği var. Eğer ‘mahalle’de başı kapalı kadınlar “namuslu”, başı açıklar “namussuz” gibi bir ayrım yaşanmaya başlanırsa ( ki bu şu anda büyük şehirlerin varoşlarında halihazırda yaşanmaktadır) bu Türk kadını için büyük tehlikedir. -

.

Ayşe’ye yöneltilen son bir sorunun ardından karşılıklı teşekkür ederek röportaj mahalinden uzaklaştık. Birden başımıza gelen bu soru-cevap etabından çok keyif aldım. Hazırlıklı olsaydım mikrofunu bile kapardım adamın elinden. :):):). Gerçi Musa Ağacık’ın Ayşe’ye sorduğu ilk soru çok menfi idi. “Buradaki sanatsal aktivite ile Türkiye’nin gerçekliğini nasıl bağdaştırıyorsunuz?” gibi , bana göre ‘çok ama çok’ aptalca ve kötü niyetli bir sualdi. Keşke o soruyu bana sorsaydı, öyle iki çift laf ederdim ki, adam belki bizimle konuşmayı bile keserdi. Nerneyse… tabii gün boyunca kimbilir kaç kişi ile konumışlardır ve onca röportaj arasından bizimkini yayınlarlar mı, bilemiyorum. Ama bizim günümüze bir hareket kattığı kesin. ( Bu arada biniyormuş gibi göründüğüm otobüs, bienal kapsamındaki bir ‘iş’ )Antrepo’yu bitirdikten sonra o kadar acıkmıştık ki, birşeyler yemek üzere İstanbul Modern’e girdik. Karnımızı doyurduktan sonra, müzenin altı katında açılan “Şimdiki Zaman, Geçmiş Zaman” sergisini gezdik. İstanbul Bienallari tarihinde en ilgi toplamış işlerin tekrar sunulduğu sergiyi de biraz hızlıca dolaştıktan Ayşe ile ayaklarımıza kara sular inmiş vaziyette evlerimize yollandık.


Sanat, siyaset, lezzet, yorgunluk ve keyif dolu güzel bir gündü, tadı damağımızda kaldı doğrusu …
.

W.A.Mozart Harp ve Flüt İçin Konçerto K.299 - Andantino

Posted by İpek Aral On Eylül - 14 - 2007
Bugün işte kafamı dinlemek istedim. Sanırım böyle sakin bir günde kulağıma gelmesini isteyebileceğim en doğru müzik Mozart’ın Harp ve Flüt Konçertosu olurdu. Bazen insanın su içmeye ihtiyaç duyduğu gibi, ruhunun acil giderilmesi gereken bir estetik, incelik, zarafet ihtiyacı oluyor. Ama benim, koştuğum doğru adresi yazmaya değil, onu dinlemeye ve 17.-18. yüzyıl resimleri ile kurgulanmış bu Youtube videosunu izlemeye gereksinimim var.

WIKIPEDIA - The History Of Art

Posted by İpek Aral On Ağustos - 1 - 2007

Kendime kolaylık olsun diye Wikipedia’nın Sanat Tarihi bölümünün içeriğini ufak bir hırsızlık yaparak bloguma taşımaya karar verdim. Hayat böyle daha kolay … Bu içerikten benim uzmanlaşma yoluna gittiğim hangi dönem diye sorulacak olursa … sanırım cevabım 2.2, 2.3 ve 2.4 olur. Tabii bu dönemlerin hepsini birden telaffuz etmek bence ‘kör cehalet’ … peki bu üç dönemden hangi ikisini seçersin dense, 2.3 ve 2.4′ü derim. Peki bu kalan ikisinden birini seç dense ……. AĞLARIM ……….. peki ağlama sonrasında zorunlu olarak yapacağın seçime karşılık seçtiğin dönemden ve seçeceğin bir ressamdan sana orjinal bir resim vereceğiz deseler …. ‘2.4′ derim. Ve de seçeceğim eserde de çok mütevazi olurum … şöyle ki (tıklayınız) !!!! :):):):) ….. ama hala da ağlamaya devam ediyorum !!!! … hem sayemde de Rijk Müzesinin bir duvarı boşalmış olur. Eminim onların depolarından duvara asacak daha bir sürü eser çıkar.

Neden bu dönemlerin bana cazip geldiği sorusunun cevabı ise ‘bu dönemlerin dünya tarihine yönelik yoğun ilgim’ olurdu. ( yani 14, 15, 16, 17. yüzyıllar ). Resim sanatı (o dönemler içinde -zanaati-), kavradığı dönemlerin siyasi, sosyal, dinsel, kültürel hayatına dair öyle bilgiler içinde barındırır ki, insan şaşar kalır. Böyle bir arşivsel niteliğe resim tarihi içinde başka hiçbir dönemde rastlanmaz. Çünkü benim seçtiğim dönemler öncesinde resim yeterince gelişmemiştir veya bu dönemlerin sonrasında resim giderek içselleşmiş yani sanatsallaşmıştır. Resim zanaat olmaktan çıkmış, toplumdan uzaklaşmış, sanata dönüşmüş ve bütünüyle elite hitap eder hale gelmiştir. ( kanımca bu hitap ediş de çoğunlukla maddi anlamdadır, yoksa acaba günümüzde kaç kişi resim sanatına yönelik ‘benim bir parça bilgim var’ diyebilir ? Parası olan ya hava atmak veya mobilyasına uydurmak veya yatırım amaçlı resim almaktadır. 20 ve 21. yüzyıl sanatları bu anlamda görünüşte -anlaşılmazlığı- ile prim yapmaktadır. Oysa ki resim de aynen toplumlar gibidir. Atatürk ” geçmişini bilmeyen bir toplumun geleceği olamaz” demiştir. Resimin de geçmişini bilmezseniz bugününü ve yarınını anlayabilmenize imkan yoktur. Bilgi her alanda olduğu gibi resim sanatında da temeldir. Yoksa sahte sahte “ay renkleri çok hoşuma gitti” diyerek resim yorumlamak hem resime, hem de rassama karşı büyük ayıptır. Ya ressamlar ? Bir sergide sergi sahibi ünlü ressama ” resimlerinizde ne demek istiyorsunuz?” diye sormuştum. Bana iki lafı toparlayıp cevap verememişti. Ressamı ayıplamıştım. Önüne tuval alıp, iki boya attırmakla da bence “iyi” ressam olunmuyor. Resiminde bir çıkış ve ulaşmayı hedeflediği bir nokta veya noktalar vardır. Dolayısıyla günümüzde pek çok kendisini “ressam” diye adlandıranlar da resim sanatına karşı büyük cehalet yaşamaktadırlar. Resim sanatının özellikle 19. yüzyıl ile beraber hızlanarak geçirdiği içselleşme sürecinin yansıması ressamlar açısından baktığımızda da -büyük bir cahilleşme- şeklinde olmuştur. Özellike 20. yüzyılın sanat devlerinin hayatlarını ve sanatlarını incelerseniz, onların meşguliyet alanlarının genişliğini ve kendilerini ne kadar farklı yollarla anlaşılır kıldıklarını gördüğünüzde gerçek sanatçıların kimler olduğunu veya olabileceğini çok net algılayabilirsiniz. Kısacası benim günümüz ressamlarını anlayabilmem için onlarla ya konuşmam ya da manifestolarını okumam ( sadece bir kelime ile veya bir kitap dolusu olabilir ) gerekiyor. Yoksa kimse kusuruma bakmasın ben birilerinin iç dünyasını çözeceğim diye bir tuvale bakıp duramam. Hele ki o kişiler kendi iç dünyalarını kelimeler ile ifadelendirmekten aciz iseler. Bu kategoride özellikle memleketimin ressamları yoğunlukla yer almaktadır.)

Poets ans painters alike had always licence to dare anything. We know that and we claim and we allow to others in their turn the same indulgence - Horace

Bu arada hayattaki en büyük hayalimin orijinal bir Rembrandt sahibiyeti olduğunu ve doğal yollardan bir Rembrandt sahibi olma ihtimalimin düşüklüğünden dolayı, hayalimi revize ederek sözkonusu eseri “çalmak” şekline dönüştürdüğümü hiç söylemiş miydim ???



Contents

EL GRECO (1541- 1614)

Posted by İpek Aral On Haziran - 7 - 2007

Rönesans resminin en sevdiğim sanatçısı El Greco.

Yunan asıllık Giritli El Greco’nun gerçek ismi Domenico Theotopcopuli. Tiziano’nun öğrencisi olmuş ve 1570′de Roma’da Michelangelo’nun yaşlılık eserlerini görmüş. Bu sıralarda yaptığı ve yanda görülen kendi portresi resim camiasında heyecan yaratmış. El Greco bir çok eleştirmen tarafından Titian ve Rembrandt’la eş değer bir portre ustası olarak kabul edilir. Roma’dan İspanya’ya geçişinin nedeni bilinmemekte. Acaba o günlerde İspanya’nın içinde bulunduğu taassup Hıristiyan akım, koyu dogmatizm ve engizisyonun neresi cazip gelmiş olabilir El Greco’ya?

Madrid’de Kral II. Philipp, onun Hırıstiyan evliyasının şahadeti resmini reddettiği için 1577′de ilk siparişini aldığı Toledo’ya yerleşmiş ve bu kentte büyük itibar görmüş.

El Greco’nun eserlerinde aynen Tintorentto’da görüldüğü gibi figürler uzarlar. Fakat Tintorentto’da çizime dayanan belirginlik Greco’da yoktur. Tintorento klasiğin desenci yönünü terketmiştir. Yüzlerde tenin optik izlenimi biçimlendirilmemiştir. Halbuki El Greco’da, form değil madde haline gelmiş yüzler, vücutlar boyanmıştır. Böylece baroğun önemli özelliklerinden biri olan maddesel yapıya, daha bir yaklaşım sağlanmıştır.

Rönesans, etüdü ve mistik bir dünya görüntüsü içinde olmamasına rağmen insan formuna, form güzelliğine önem vermiş, fakat ten anlatımına yani etin maddesel görüntüsüne girmemiştir. Dünyeviliğe en uzak olan ülke İspanya’da insan maddesinin anlatımına El Greco’daki gibi en çok yaklaşan resim sanatı peki nasıl ortaya çıkmıştır ? Bu önemli bir paradokstur.

Picasso’nun “Avignonlu Kadınlar” resminin esin kaynağı olan El Greco’nun “Beşinci Mührün Açılışı” adlı kompozisyonunda adeta gökyüzüne yükselircesine uçan kadın ve erkek çıplak figürler görürüz. Bu insanların vücutlarıyla elleri ve kolları, sanki gotiğin alevleri etkisindeki dalgalı hatları yansıtıyor. Doğaüstü bu yaratıklar sanki yere basmıyor. Onlar için mekanın önemi yok gibi. Gerçekten Rönesans resimlerinde ne denli mimariye dayanan bir mekan görüyorsak, El Greco’da da o kadar mekan fikrinden uzak bir anlayış resimlere hakimdir. O çok dindar olduğundan daima bir ahiret özlemi yaşamıştır. El Greco hareketi resime sokmuş ve maniyerizmi ( bakınız aşağıda Küçük Not ) en yüksek noktasına getirmiştir. İspanyollar ona “ruhları gören kişi” diyorlardı. Benim El Greco’ya hayranlığımın başlangıcı, bütün çocukluğum boyunca koridorumuzda asılı olan reprodüksiyonu “Laokoo”‘yu ( solda ) buraya koymadan edemedim. Arka planda Toledo olarak resmedilen yer aslında Truva ve Truva atının betimlemesidir.

El Greco’nun “Toledo Manzarası”, onun mistik, karanlık ruhunu manzarada yansıtan en önemli eserdir. Böylece manzara resminin insan ruhunu yansıtan bir eser çeşidi olabileceğini anlıyoruz. Toledo üzerine çökmüş kötü, karanlık bulut onun resminde su buharından öte birşeydir. Bu duygulu anlatım El Greco’nun ruhsal durumunun biçimlere nasıl büründüğünü göstermektedir. Bu yönden bakılırsa El Greco bir ekspresyonisttir ve bu nedenle çağımızda büyük önem kazanmıştır. Sanatçı bu resminde arkada Alkazar’ı, katedrali ve kalesi ile görünen Toledo şehri üzerine melankolik, felaket öncesi beliren sessiz atmosferi kendi ruh durumunu yansıtması için kullanmıştır. Bu sanki bir kabusun optik görüntüsü gibidir. ( aşağıda )

Ben El Greco’nun birçok eseri ile İspanya ve Toledo gezilerin sırasında karşılaşabildim. ( Madrid ve Toledo’ya ana gitme nedenlerim Prado Müzesi ve Toledo’daki geniş Valezquez, El Greco, Goya, Zurbaran ve Ribera koleksiyonlarını görmekti ) Gördüklerim hayallerimin ötesindeydı ve her resmine bakarken çok heyecanlandım, etkilendim. Bütün sanat, resim severlerin göremesi gereken, ikinci bir benzeri olmayan ruh, renk ve komposizyon dünyası.

..

Küçük Not: Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır. Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir. Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir. Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir. Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır; değişik zevklere, paradokslara düşkündür. Yapmacıklığa, bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar. Ressamlar biçimleri uzatırlar; dördül şekillere, ışığa, garip konulara eğilim gösterirler. Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.

El Greco’nun Madris Prado Müzesi’nde bulunan geniş koleksiyonunu görebilmek için TIKLAYINIZ

Barselona Üçlemesi 1 : SALVADOR DALİ

Posted by İpek Aral On Mart - 18 - 2007

KISACA HAYATI

Salvador Dali 11 Mayıs 1904′de Barselona’ya yakın ve koyu katalanlığı ile ünlü Figuras’da doğdu. Babası Salvador Dali Gusi serbest düşünceli bir adamdı ve oğlunu Tolstoy’un serbest eğitim fikirlerini benimseyen ve yanlız fakir çocukların gittiği şehir okuluna gönderdi. Arkadaşları ile arasındaki farkı ayrımsadıkça kendine güveni arttı ve megaloman eğilimler göstermeye başladı. 17 yaşında (1921) Madrid Güzel Sanatlar Akademisinin sınavlarında başarılı oldu. O zamanlar sapı altın kakmalı bir baston, kadife bir ceket, upuzun saçlar ve favorilerle dolaşıyordu. Madrid Akademesi’nde “progressiv” yani o zamana göre empresyonist anlayışta bir öğretim vardı. Dali ancak son derece titiz bir desen perspektif ve eski ustaların boyama tekniğini öğrendikten sonra bunun empresyonist akımın uygulanması doğru buluyordu. Kübizm ve Fütürizm onun ilgi alanına giriyordu. 1924′te “Valori Plastici” dergisi aracılığıyla “Pittura Metafisica” (metafizik resim ) örnekleri ile tanıştı. İlk kişisel sergilerini Barselona (1925) ve Madrid(1926)’de açtı.

1928′de Versailles Sarayı ile Grevin Wax Müzesini görmek ve Picasso ile tanışmak üzere Paris’e gitti. Sürrealist çevrelerle bağlantı kurdu ve zamanla bu akımın öncülerinden oldu. Uluslararası Sürrealistler Sergilerine katıldı. 1929′da Paul Eluard’ın karısı Gala’ya aşık oldu. Bu aşk bir ömür devam etti ve Gala Dali’nin hayatı boyunca en büyük ilham kaynaklarından biri haline geldi. Dali ve Gala tanıştıları yıl evlendiler. İlham kaynağı olmanın ötesinde Gala’nın ileri derecedeki ticari zekası Dali’nin yaratıcılığının maddi anlamdaki büyük geri dönüşünün de ana nedenidir.(sağda - resmi büyütmek için üstüne tıklayınız)

Dali’nin 1929′da Galeria Deamans’da açtığı sergi büyük başarı kazandı. Yönetmen Bunuel ile 1929′da “Un Chien Andalou(Endülüs Köpeği)”, 1931′de de “L’age Dor (Altın Çağ)” adlı filmler üstüne çalıştı. 1934′de Lautreamont’un “Chants de Maldoror” adlı yapıtını resimledi. 1937′de İtalya’yı gezdi. Rönesans dönemi yapıtlarını ve barok üslübun örneklerini inceledi. 1940′da 2. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birçok Avrupalı ressam ( Leger, Ernst, Chagall, Mondrian, Moholy-Nagy ) gibi o da Amerika’ya yerleşti. 1941′de New York Modern Sanatlar Müzesi’nde büyük bir toplu sergi açtı. Ertesi yıl “La vie secrete de Salvador Dali ( Salvador Dali’nin Gizli Yaşamı)”, 1948′de “Fifty Secrets of the Art Magic” ( Büyü Sanatının Elli Sırrı) adlı kitaplarını yayımladı. 2. Dünya Savaşı sonrasında İspanya’ya dönerek Katalonya bölgesindeki Cadagues’e yerleşti. Burada yanmış bir kiliseyi belediye başkanının iknası sonrasında Dali Müzesi’ne çevirme çalışmalarına Gala ile başladı. Ben bu müzeyi 2005 yılı Aralık ayında Barselona’ya gerçekleştirdiğim seyahatimde gezme imkanını buldum. Muhteşemdi. (Solda:Figuras Dali Müzesi-fotoğrafı büyütmek için üstüne tıklayınız)

Gala’nın ölümünden kısa sonra 1989′da doğduğu topraklarda gözlerini hayata ebediyen kapadı.

UZUNCA BİR NOT:

SÜRREALİZM ( Gerçeküstücülük ): Sürrealist manifesto 1924′de yayınlanmıştır. Bu manifesto Sigmund Freud’un etkisi altında kaleme alınmıştı ve çevresine fikirleri ile büyük etki yapan Andre Breton’a aitti. Breton, Louis Aragon ve Phillippe Soupault, “Literature” adındaki dergileri ile Dada hareketini destekliyorlardı. Fakat Andre Breton 1920′de Dada hareketi ile olan ilgisini kesti. Breton sanatta nesneye daha az önem verilmesi gerektiğini savunuyordu ve Sürrealist programın klasik tanımını “Revue Surrealiste” de (1925) yazdığı yazıda şöyle açıklıyordu: “Sürrealizm saf psikolojik iradesizlik olup, bunun vasıtasıyla, sözlü yazılı ya da tamamen başka bir biçimde, gerçek düşünce fonksiyonunun anlatmı tasarlanır. O, her türlü düşüncenin kontrolünden uzak , her çeşit estetik ya da ahlaki koşulların dışında hareket eder. Sürrealizm, şimdiye dek ihmal edilmiş düşünce yapısı sırasının üstün gerçeğine, mutlak fikrin gücüne düşüncenin menfaatsiz oyununa inanmaya dayanır. Sürrealizm diğer bütün ruhbilim teorilerini çürütmeye çalışır ve kendini onların yerine, en gerçek problemlerin çözülüşü için koymak ister” ve devam eder ” Plastik sanat eserinin bütün gerçek değerlerin gözden geçirilmesi gereğine ( bu hususta bütün düşünürler aynı fikirdedir ) uymak için, kendini bir iç biçimlendirmeye tabi tutması gerekir. ya da sanat eseri var olmayacaktır.” (Yukarıda : Belçikalı sürrealist Rene Maritte “Bu bir pipo değildir”)

Sürrealizmin amacında edebi ve artistik bir okul olma iddiası yoktu. Biçime değin problemler sürrealist sanatı ilgilendirmez. İçeriğe değer veren bir sanat akımı olarak bu akım, Empresyonizmden bu yana yasak edilen edebiyatı, boyama sanatına yeniden sokar. Sürrealizm ile, alışkın bulunulan aklın kurduğu evren yanında, insan hayal gücü, içe-doğma ve akli olmayan dünya, yararlanılacak, fethedilecek dünya olarak ortaya atılıyordu. Sürrealist için yetenek sözkonusu değildir. Jacques Maritain’e göre Sürrealiazm, “sihirli olan mekanizmanın vecd içinde hürriyete kavuşmasının bir örneğidir”.

Sürrealist resim sanatında önemli bir rol oynanan mantıksızlık en çok acayip biçimli radyo düğmelerinde ya da sık sık sözü edilen ” bir şemsiyenin bir dikiş makinası ile tesadüfen ameliyat masasında karşlaşması”nda ortaya çıkmaktadır. Alman Max Ernst, öğeler ne kadar keyfi olarak bir araya gelebilirse, eşyanın kısmi ya da tam olarak başka bir biçimde anlatımının o oranda olanaklı olduğunu söylemektedir.

DALİ’NİN DEHA DOLU SANATI

Dali sonsuz çöle benzeyen ovaları Yves Tanguy’dan, perspektif üzerine resmleme tarzını Chirico’dan, etten taşa olan geçişi de Max Ernst’den almıştır. O, içeriğin tuhaf devrimcisidir. Kendi sıradışı çalışma tarzı ile müze ressamlarının, Raphael’in ya da Vermeer’in yaptığının aynını uygulamak istiyordu. (Yukarıda-Metamorphosis of Narcissus - Narcissus’un Başkalaşımı)Sürrealizme Yönelme

Dali’nin ilgiyi üstine çekmek için yaptığı olandışı daranışlar sanatını ve gerçek sanatçı kişiliğini zaman zaman gölgelemiştir. Ama yine de o Batı resim geleneğini yakından tanıyan dikkatli ve titiz bir resim ustasıdır. Öğrenciliğinde akademik resmin yöntem ve kurallarını büyük bir kolaylıkla kavramış, çeşitli sanat dergileri aracılığıyla Kübizm, Fütürizm ( Gelecekçilik ) ve Metafizik resim gibi eğilimleri yakından izlemiştir. Özellikle 1928′e değin Chirico başta olmak üzere metafizik ressamların düşsel gerçekliğinden ve nesnelerin gizemsel dünyasına gösterdikleri ilgiden etkilenmiştir. Düşsel bir Gerçekçilik ( Realizm ) anlayışıyla Fütürizm arasında orta bir yol aramıştır. Ancak Freud’un kuramlarını öğrendikten sonra bilinçaltı imgelerin akıldışı dünyasını olduğu gibi betimlemeye yönelik bir üslup geliştrimeye başlamıştır. Biyomorfik ya da Mutlak Sürrealizm’in karşı seçeneği olan bu eğilim Veristik Sürrealizm olarak adlandırılır. Biyomorfik Sürrealizm’de salt biçimler ve renkler , Veristik Sürrealizm’de ise gerçekçi biçimde işlenmiş, birbiriyle bağlantısız imgeler otomatik yöntemler aracılığıyla bir araya getirilir.

Dali daha ilk yapıtlarında geliştirdiği kendine özgü bir mitolojiye ve bilinçaltı dünasının imgelerine sonuna dek bağlı kalmıştır. Bu resim dünyasında Katalonya kıyılarının görüntüleri, bir de Dali’nin çocukluk yaşamıyla ilgili anılar büyük yer tutar. Dali bu değişik nitelikteki görüntü ve imgeleri Max Ernst’in frottage yönteminden esinlendiği ve paranoiac-critical activity (paranoyak-eleştirel etkinlik) adını verdiği bir yöntemle işler. Bu yönteme göre zihni ve bilinçaltını sürekli heyecan ve taşkınlık halinde tutmak temeldir. Bu yolla üretilen anısal ve düşsel imgeler dış dünya gerçeğinden bağımsız bir bağlam içinde bir araya getirilerek şaşırtıcı görüntüler elde edilir. Sürrealistler, olaylar ve ya da imgeler arasında beklenmedik bağlantılar kurarak akıldışı olayların kendiliğinden oluşmasını sağlarlar. Aklın denetimi olmadan bilinçaltından kaynaklanan imgelerin akılcı ve aşırı gerçekçi bir yöntemle işlenmesi, Dali’nin Veristik Sürrealizm’inin etkileyici yanlarından biridir. Onun resimlerinde neyin gerçek, neyin düşsel olduğunu ayırmak imkansızdır.

İkili İmgeler

Dali‘nin aynı anda iki ayrı şeyi temsil eden ikili imgeleri kulllanma tutkusu da resminin temel niteliklerindendir. Örneğin, bir resminde masa üstüne yerleştirilmiş bir vazonun her iki yanında kalan boşluklar, aynı zamanda karşılıklı iki profil portre görünümünde düzenlenmiştir. Gene Voltaire’in Yok Olduğu Esir Pazarı adlı yapıtında siyah şapkalı kadınların başları, bir yandan da Voltaire’in büstünün gözlerini oluşturur.(sağda- resmi büyütmek için üstüne tıklayınız)

Dali’nin resimleri, hadım edilmekten ve boşluktan duyulan korku, mastürbasyon, doğum öncesi yaşama duyulan özlem gibi cinsel imgelerle doludur. Ancak Dali yapıtlarını en ince ayrıntılarına dek kendisi yorumlar ve izleyicinin bilinçaltı dünyası ile akılcı bir yorum arasında bölünmesine yol açar. Bu bölünme resminin çarpıcı etkisini daha da arttırır.

Genelde Dali’nin sanatı, aklın gerçeklerin üstüne örttüğü örtüyü kaldırmak olarak tanımlanabilir. Bu örtünün altındaki dünya, zaman kavramını dışlayan erimiş saatler, bozulmaya başlamış vücut parçaları, yanan zürafalar, gövdesinde çekmece taşıyan insan figürleri gibi onun kendi yaşantısından kaynaklanan imgelerle vücut bulur. Örneğin - bir hadım etme olayı olarak yorumladığı - Guillame Tell efsanesini konu alan bir dizi resmini, banasıyla bozuşması üzerine yapmıştır(solda). Yiyeceğe karşı aşırı düşkünlüğünü Gala’yı omuzlarında parça etlerle gösteren bir resimle betimlemiştir.

Dali emperyalizmi öven sözleri ve parasal çıkar sağlama eğilimi nedeniyle, burjuva ahlakına karşı çıkan Gerçeküstücülük’ün devrimci tutumuna giderek ters düştü ve 1939′dan başlayarak Sürrealistler tarafından hareketin dışında görülmeye başlandı. Oysa Dali’de 1937′de İtalya’da yaptığı geziden sonra İtalyan Rönesans sanatından etkilenmiş, özellikle Raffaello’dan kaynaklanan bir tür Klasizm ( Klasikçilik) aratışı içine girmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında barok geleneğin izlerinin açıkça duyumsandığı mistik bir sanat anlayışı geliştirmiştir. Gene de bu değişim bütünüyle sürrealist bir bakış açısının dışında değildir. Onun bu dönem resimleri, özellikle imgelerin bir araya getirilişiyle hala gerçeküstü bir hava taşır. Ancak Dali bu yapıtlarında 16. yy İspanya’sının yayılmacı ruhunu ve Katolik hareketin militan tavrını övmüştür. Dai’nin gelişiminde son vardığı yer, atalarının inanışına dönüşü ile anlaşılır. O, evrimsel mitolojie, Hıristiyanlık mitolojisine ulaşmak için, kişi mitolojisine son verilmesi gerektiği kanısı olmuştur. Bundan dolayı o, üç metre boyutundaki Port Light Madonnası nı (sağda-remi büyütmek için üstüne tıklayınız)) ve Evliya Yahya İsa’yı çarmıhtan indirirken i boyamıştır. Bu iki eserden sonuncusunu, bir galeri büyük bir ödeme yaparak satın alır. Fakat Dali’nin yalan uydurarak alay etmeye olan eğilimi, dini resimlerinde kutsal olana saldırı olarak görülmüştür.

Dali resmin dışında, şiir ve heykelle de uğraşmıştır. Olgun değerde gravür litografiler de yapmıştır. Dali’nin eserlerinde anatomik vücut etüdleri görürüz. Bu, ressamın sürrealist bir sanatçı olmasını önlemez. Çünkü , bu sağlam anatomili vücutlara, çağın sürrealist görüşünü kaynaştırmıştır. Böylece bu dünyanın yapısına sahip vücutlar onun tarafından sürrealist dünyaya sokulmuştur. Dali, Metafizik resimdeki gibi, insanlarını kendi dünyasında yabancılaştırmaktadır. Ayrıca karnavallar düzenlemiş, giysi ve vitrin tasarımları yapmış, bu konularla kurumsal düzeyde ilgilenmiştir.

.

.

Barselona Üçlemesi 2 : Joan Miro yazısını okumak için tıklayınız.

Barselona Üçlemesi 3 : Pablo Picasso yazısını okumak için tıklayınız.