Saturday, November 22, 2008

Barselona Üçlemesi 2 : JOAN MIRO

Posted by İpek Aral On Nisan - 28 - 2008

KISACA HAYATI

Joan Miro 20 Nisan 1893′de Barselona’da doğdu। Babası varlıklı bir tüccardı ve çocukluk yaşlarından itibaren küçük Juan’ın sanata olan eğilimini destekledi. 1907-1910 yılları arasında Barselona Güzel Sanatlar Okulu’nda, 1912′den sonra da bir süre Gali Akademisi’nde öğrenim gördü. İlk sergisini 1918′de Barselona’da açtı. 1919′da Paris’e yerleşti. Picasso ile tanıştı ve öncü sanatçılarla , Paris Dadacıları ile ilişki kurdu. 1920′den sonra kışları Paris’te, yazları ise Barselona yakınlarındaki Mantroig’teki aile çiftliklerinde geçirmeye başladı. 1924′te yayınlanan ilk Sürrealist Manifestoyu imzaladı, ertesi yıl Diaghilev’in Romeo ve Juliet balesinin sahne ve kostüm tasarımlarını yaptı. 1941′de ilk kes eserleri New York’ta sergilendi. Yapıtları Archile Gorky gibi çağdaş Amerikalı sanatçıları etkiledi. 1944′de seramik çalışmalarıa başladı. 1947′de A.B.D.’ye gitti. Cincinati’deki Hilton Oteli’nde bir duvar panosu yaptı. Bunu Harvard Üniversitesi’ndeki panosu izledi. 1958′de Paris UNESCO Merkezi için iki seramik pano ( Güneşin ve Ayın Panosu ) gerçekleştirdi. 1955-1959 arasında çalışmalarını daha çok seramik, taşbaskı (litograf) ve gravür üstünde yoğunlaştırdı. Bu dönemde hemen hemen hiç resim yapmadı. 1960′ta yeniden resme ağırlık verdi. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde toplu sergiler açtı. 1975′te, dostu Jose Luis Sert’in tasarımıyla Barselona Montjuic tepesinde adını taşıyan bir müze açtı. (2005 Aralık ayındaki Barselona seyahatimde bu müzeyi gezebilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Miro’nun resim sanatındaki tartışılmaz önemi dışında çok iyi bir koleksiyoner olduğunu görünce çok şaşırmıştım) Miro 25 Aralık 1983′de ölmüştür.

FARKLI SANATI

Joan Miro Sürrealist akıma kapılıp Amerika’da etkili olmuştur. İspanya İç Savaşı ve ardından 2. Dünya Savaşı’na kadar Miro yazlarını İspanya’da ya Barselona, ya da Mayorka’da geçirmiş, Barselona yakınlarındaki babasının Montroig çiftliği sözkonusu olduğunda “Ben doğduğum odada resim yapıyorum” demiştir. Kışlarını Paris’te geçiren Miro’nun Paris öncesi çalışmalarında ayrıntıların saplantı düzeyinde olduğu görülür. Örnek Çiftlik (1920-21).

Miro, gerek figüratif, gerekse soyut resimleride her zaman Sürrealizm ilkelerine bağlı kalmıştır. Amacı bilinçaltındaki yaratıcı güçleri us ve mantığın denetiminden kurtarmaktır. Resimde geleneksel betimleme ve düzenleme biçimlerine tümüyle karşı çıkmış, mantık dışı fantazilerin anlık anlatımlarını, deneyimlerin gerçekliği ile birleştirmiştir. Temelde çoğu sürrealist ressamların benimsediği kavram ve teknik sınıflandırmaların dışında kalmayı yeğlemiştir.

Paris’te Miro’nun Sürrealisme yakınlık duymasının nedeni, bu akımdaki şiir öğesiydi. 1925′de Sürrealismin ilk sergisine Çiftlik resmi ile katıldı, ama kendisi o tarihte resmini çok daha yalınlaştırmıştı. 1924 tarihli Sürülmüş Toprak, onun özgün üslubunun ilk örneklerindendir. Bu tür resimler figüratif niteliklerini korumakla beraber, düz bir zemin üstünde düşsel etkiler taratan köşeli, ince, sivri biçimleri de içerir. Artık tuali söylemek istediği şeyleri üzerine yerleştireceği büyük veya küçük yüzey olarak görüyordu. Tuale lekeler sürüp, bu lekeleri dağıtıyor, böylece onlara görsel bir gerçeklik kazandırıyordu. Daha sonra - çoğu Çiftlik tablosunda ilk örnekleri verilen- işaretler ve simgeler ekliyor, bunlar da lekelerin derinliği olmayan yüzeyinde boşlukta sallanıyordu. Burada belli bir insanın iç odaklanmasının el verdiğince kendine özgü dili ve cümle yapısıyla dile getirdiği bir açıklamayı algılarsak da, bütün bu olayların hızı her şeyden çok dikkatimizi çeker. Bu teknik bize Malevich’in “Suprematist” resimlerini hatırlatsa da, bunlar dışa dönük, kozmik mekanı ve ressamın evrensel saydığı, kişisellikten arınmış gerçeği yansıtan resimlerdir. Ayrıca, önceleri zor görünse de, Miro’nuni şaretlerle kurduğu dil, resimleriyle bir yakınlık kurulup onun sıradan, fakat aynı zamanda da insalcıl ilgilerinin ortaya çıkmasıyla kendi kendini anlatır. Eğer Malevich’in beyaz yüzeyi uzayı betimliyorsa, Miro’nun yüzeyi de çok iyi bildiğimiz bir duvarı, işaretleri de çoğu zaman hepimizin kişisel hayatıyla ilgili duvar karalamalrını betimler. Aşağıda (Doğuş - 1925 tuval üzerine yağlı boya)

miro doğuş

1920′li yıllardaki çalışmaları arasında Katalan şair Gertrudis için yaptığı illüstrasyonlar da vardır.1928 yılının baharında gittiği Hollanda ve Belçika’daki müzeleri gezmiş ve 17 yüzyıl Hollanda resmin onu derinden etkilemiştir. Oradan aldığı ünlü Hollandalı ve Belçikalı ressamlara ait eserlerin posta kartları önemli esin kaynağı olmuştur. Örnek; Dutch Interior I - 1928 .

1920′li yılların sonlarına doğru, Paul Klee’nin etkisi altında Miro’nun biçimlerinde bir arınma izlenir.Miro’nun resimleri kendiliğinden ortaya çıkmış ve genellikle çabuk yapılmış izlenimini veren resimlerdir. Bu özelliklerinden ötürü Breton’un aradığı ‘bilinçaltının en bozulmamış biçimde resime aktarılması’ niteliğine en çok yaklaşan türün örnekleri olduğu için, Breton, Miro’yu Sürrealistlerin arasına çağırmaktan büyük mutluluk duymuştur. Ama Miro, pek ender olarak otomatizmden yararlanmıştır. Daha sonra değişik türdeki (resimlerinin yanısıra yaptığı heykel, üç boyutlu başka yapıtlar ve duvar seramikleri gibi) yapıtları, onun uzun ve titiz bir çalışmayı gerektiren kompozisyon ve tasarımlarla daha çabuk ortaya çıkarılmış arasında rahatça bir çalışma yolu benimsediğini gösterir. Üzerine uzun uzun çalışılmış resimler, Eski Ayakkabılı Natürmort‘da ( 1937, tuval üzerine yağlı boya) olduğu gibi, konulu içeriğin ağır bastığı yapıtlardır. Bu resim, atölyede bir araya getirilen şişe, çatal batırılmış elma, ikiye bölünmüş somun ekmek ve ayakkabı gibi nesnelere bakılarak yapılmıştır. Resim üzerine beş ay çalışan Miro, gerçekçi bir konuyu süper gerçekçi bir konuya dönüştürmüştür. Bu resim İç Savaşın gölgesindeki İspanyol köylülerini simgelemektedir. Tanınabilir nesnelerin çevresinde, soyut nesnelerin sallandığı görülür; bu nesneler karabasaların iç bulandırıcı boşluğuna yerleştirilmiştir, elektrik ışığı ile karanlık renklerle aşırı keskin ya da belirsiz biçimler bu duyguyu daha da pekiştirir.

Başka yapıtlarında Miro’nun tümüyle soyut biçimlerle çalıştığı görülür; bunlar her zaman onun yaşantısına karışmış bir şeyin simgesidirler ve hemen hemen her zaman canlı hayatın izlerini taşırlar. Bazı durumlarda ise Miro’nun kullandığı işaretler ve biçimler, hiçbir şeyle ilgili değildir. 1930′larda yaptığı heykellerin bir bölümü tahta, şapka, pabuç ve benzeri hazır nesne(ready-mades)den oluşmuş “nesne” niteliğindeki yapıtlardır. Bir bölümü ise Jean Arp’ın yapıtlarını anımsatan, tahtadan strüktürlerdir.

Kadın ve Kuş ( Barselona )

Not : 2007 Nisan ayında başlayıp tamamlayamadığım Barselona Üçlemesinin ikinci ressamı Joan Miro yazısına son noktasıyı koymak bugüne nasip oldu. Sanırım Miro yazısını bitirmemdeki en büyük etken 3 Mayıs 2008′de Pera Müzesinde açılacak olan Joan Miro sergisi. Herkesin bu harika ressamın eserlerini görmesini dilerim.

.

Barselona Üçlemesi 1 : Salvador Dali yazısını okumak için tıklayınız

Barselona Üçlemesi 3 : Pablo Picasso yazısını okumak için tıklayınız

Madrid Prado Müzesi Koleksiyonu ve Ustalar (1)

Posted by İpek Aral On Ocak - 30 - 2008

prado müzesi museum

2006 yılında iş arkadaşım Kadriye Aktaş ile gittiğim Madrid gezisinin en unutulmaz saatleri Prado Müzesi‘nde geçmişti. Sık sık müzeden aldığım kitapları karıştırıyorum tabloları hafızama kazıyabilmek için. Şimdi de elimdeki kaynakçalardan müzedeki beş ustaya ait ( El Greco, Bosch, Velazquez, Goya, Titian, Rubens ) koleksiyonları ve diğer bazı şaheserleri kendimce bloguma taşımaya karar verdim. Sunumu ustalar, müzedeki eserlerinin isimleri ve internetin sağladığı imkanlar sayesinde eserlerin resimleri ile yapacağım. Böylece ara ara açar içimi, gözlerimi, kafamı renklendiririm.

EL GRECO ( Ressam hakkında bilgi için tıklayınız )
The Holy Trinity
Self Portrait
The Crucifixion
Pentecost
The Annunciation
The Resurrection of Christ
Pieta
The Baptism of Christ
Saint James the Great
The Saviour of the World
Saint Jerome
The Adoration of Shepherds
The Burial Of Count Orgaz
Saint John the Evangelist
The Holy Face
Christ Bearing the Cross
The Coronation of Virgin
The Virgin Mary
Saint Antony of Padua
Saint Andrew and Saint Francis
The Annunciation
The Laocoon
The Doctor and Poet Don Rodrigo de la Fuente
The Knight with Hand on Chest
A Gentleman
Don Julian Romero de las Hazanas and His Patron Saint, St. Julian
Allegory
Laoconte
Toledo
A Gentleman

Diego VELAZQUEZ
Self Portrait
The Adoration of Magi
Christ on the Cross
Saint Antony Abbot and Saint Paul the Hermit
The Coronation of the Virgin
The Drinkers / TheFeast of Bacchus
The Furge of Vulcan
Mars
The Spinners / The Fable of Arachne
Mercury and Argus
Villa Medici, Grotto-Loggia Facade
Villa Medici,Pavalion of Cleopatra-Ariande
The Surrender of Breda
Philip IV
Infante Carlos
Las Maninas / The Family of Philip IV
Philip IV
Infanta Maria, Queen of Hungary
Marianna of Austria
Philip IV
Prince Baltasar Carlos on Horseback
Philip III on Horseback
Margarita of Austria on Horseback
Philip IV on Horseback
Isabella of Bourbon on Horseback
Prince Baltasar Carlos as a Hunter
Philip IV as a Hunter
Cardinal-Infante Ferdinand as a Hunter
Antonia de Ipenarrieta with Her Son
Deigo del Corral y Arellano
Mother Jeronima de la Fuente
Count-Duke of Olivares on Horseback
Menippus
Aesop
Cristobal Castaneda y Pernia ( “barbarroja”)… Türk korsan Barbaros-yani Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa-lakabı Kırmızı Sakal)
Buffoon called “Don Juan de Austria”
Pablo de Valladolid
Francisco Lezcano, “El Nino de Vallecas”
Juan Calabazas, “Calabacillas”
Diego de Acedo, “El Primo”
Sebastian de Morra
Head of a Stag
Venus

Tiziano Vecelli - TITIAN ( Venedik Okulu )
Bacchanal
Worship of Venus
Venus, Love and music
Danae
Venus and Adonis
Sisyphus
Tityus
Adam and Eve
Salome
The Virgin and Child with Saint Catherine of Alexandria and Saint George
The Holy Trinity / La Gloria
Ecce Homo
Mater Dolorosa
Mater Dolorosa
Entombment of Christ
Saint Margaret
Self Portrait
Federigo Gonzaga, Duke of Mantua
Charles V
Charles V at the Battle of Mühlberg
Philip II
Empress Isabella
Marques del Vasto Addresessing His Troops ( bu resim Türklerle Macaristan’da olan mücadeleyi sembolize eder ) - esere ait internette herhangi bir kaynak bulamadım.
Spain Comes to the Aid of Religion ( bu resim Türklere karşı İnebahtı’da -Lepanto- kazanılan zaferi sembolize eder.) - esere ait internette herhangi bir kaynak bulamadım.

Hieronymus BOSCH

Paul RUBENS

Francisco GOYA

Yukarıdaki üç ressamın eserlerinin yer aldığı yazının devamı için TIKLAYINIZ.

10. İstanbul Bienali - Antrepo No 3 - 22.09.2007

Posted by İpek Aral On Eylül - 24 - 2007

Cumartesi günü Ayşe ile İstanbul Bienali kapsamında Antrepo ve İstanbul Modern’deki işleri görmek için Tophane’deydik. Sadece Antrepo’yu dolaşmamız 3-4 saatimizi aldı. Çok beğendiğim çalışmalar vardı. Şu an kitapçık elimde olmadığı için kimlere ait olduğunu yazamamyacağım. Oldukça kalabalık olan mekanda bir de “günün hoşluğu” diyebileceğimiz bir olay başımıza geldi. Birden SKYTURK’un kameraları ile karşılaştık. Elinde kocaman mikrofonu ile Pazar günleri saat 19:00-20:00 arası program yapan Musa Ağacık önümüze dikildi ve bize soru sormaya başladı..
İlk soruları Ayşe cevapladı. Bana mikrofon uzatıldığında cevap vermem istenen ilk soru ” Ana gündem maddesini oluşturan Anayasa çalışmaları” idi. Adam zaten daha “a” dediğinde beni soruyu anlamış, cevabı kafamda hazırlamıştım. -Anayasa çalışmalarının çok aceleye getirildiğini söyledim. Bir anayasa hazırlamak 2-3 ay alacak kadar kolay olmamalıydı. 2-3 öğretim görevlisi ve hukukçunun bir araya gelerek hazırladığı bir taslak yeterli olamazdı. Toplumun uzlaşacağı bir çalışma olmalıydı. Üstelik basından bizlerin görebildiği ve öne çıkan laiklik ve türban konuları dışında Anayasa büyük bir yapı idi, hepsini görmeden ve emsalleri ile kıyaslama yapmadan konuşmak da çok doğru değildi.- İkinci sorum %47 ile başa gelen iktidarı demokrasi için bir tehlike olarak görüp görmediğimdi. -Hayır dedim, tehlike olarak görmüyorum. Demokrasinin gerekliliği olan seçimler sonrasında %47 ile baştalar. Ama her iktidarın yıpranması diye bir süreç vardır. Biz de bu iktidarın bir sonraki seçimlere kadar neler yapacağına bakacağız ve gelecek seçimlerde yine görüşümüzü bildireceğiz.- 3. soru bu iktidarın faaliyetlerine yönelik tepkilerinizi yeterince ortaya koyup koymadığımız üzerindeydi. Cevabım - Evet oldu, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse mitinglerde bireysel olarak demokrasinin bize verdiği haklar çerçevesinde tepkimizi gösteriyoruz dedim ( diyemedim ki, ben blogumda da ‘giydiriyorum’ ) . 4. ve son soru ise Ayşe Arman ile Şerif Mardin’nin iki hafta önce Hürriyet’te çıkan röportajı üzerine idi. Röportajı okumuş muydum ve gerçekten Mardin’nin dediği gibi Türk kadınları tehlikede miydi ?. - Evet, okudum dedim ve evet, Türk kadınları tehlikede. İktidardakilerin büyük lafları bir yana, Türk toplumunun içinde yaşadığı bir “mahalle” kavramı gerçekliği var. Eğer ‘mahalle’de başı kapalı kadınlar “namuslu”, başı açıklar “namussuz” gibi bir ayrım yaşanmaya başlanırsa ( ki bu şu anda büyük şehirlerin varoşlarında halihazırda yaşanmaktadır) bu Türk kadını için büyük tehlikedir. -

.

Ayşe’ye yöneltilen son bir sorunun ardından karşılıklı teşekkür ederek röportaj mahalinden uzaklaştık. Birden başımıza gelen bu soru-cevap etabından çok keyif aldım. Hazırlıklı olsaydım mikrofunu bile kapardım adamın elinden. :):):). Gerçi Musa Ağacık’ın Ayşe’ye sorduğu ilk soru çok menfi idi. “Buradaki sanatsal aktivite ile Türkiye’nin gerçekliğini nasıl bağdaştırıyorsunuz?” gibi , bana göre ‘çok ama çok’ aptalca ve kötü niyetli bir sualdi. Keşke o soruyu bana sorsaydı, öyle iki çift laf ederdim ki, adam belki bizimle konuşmayı bile keserdi. Nerneyse… tabii gün boyunca kimbilir kaç kişi ile konumışlardır ve onca röportaj arasından bizimkini yayınlarlar mı, bilemiyorum. Ama bizim günümüze bir hareket kattığı kesin. ( Bu arada biniyormuş gibi göründüğüm otobüs, bienal kapsamındaki bir ‘iş’ )Antrepo’yu bitirdikten sonra o kadar acıkmıştık ki, birşeyler yemek üzere İstanbul Modern’e girdik. Karnımızı doyurduktan sonra, müzenin altı katında açılan “Şimdiki Zaman, Geçmiş Zaman” sergisini gezdik. İstanbul Bienallari tarihinde en ilgi toplamış işlerin tekrar sunulduğu sergiyi de biraz hızlıca dolaştıktan Ayşe ile ayaklarımıza kara sular inmiş vaziyette evlerimize yollandık.


Sanat, siyaset, lezzet, yorgunluk ve keyif dolu güzel bir gündü, tadı damağımızda kaldı doğrusu …
.

W.A.Mozart Harp ve Flüt İçin Konçerto K.299 - Andantino

Posted by İpek Aral On Eylül - 14 - 2007
Bugün işte kafamı dinlemek istedim. Sanırım böyle sakin bir günde kulağıma gelmesini isteyebileceğim en doğru müzik Mozart’ın Harp ve Flüt Konçertosu olurdu. Bazen insanın su içmeye ihtiyaç duyduğu gibi, ruhunun acil giderilmesi gereken bir estetik, incelik, zarafet ihtiyacı oluyor. Ama benim, koştuğum doğru adresi yazmaya değil, onu dinlemeye ve 17.-18. yüzyıl resimleri ile kurgulanmış bu Youtube videosunu izlemeye gereksinimim var.

WIKIPEDIA - The History Of Art

Posted by İpek Aral On Ağustos - 1 - 2007

Kendime kolaylık olsun diye Wikipedia’nın Sanat Tarihi bölümünün içeriğini ufak bir hırsızlık yaparak bloguma taşımaya karar verdim. Hayat böyle daha kolay … Bu içerikten benim uzmanlaşma yoluna gittiğim hangi dönem diye sorulacak olursa … sanırım cevabım 2.2, 2.3 ve 2.4 olur. Tabii bu dönemlerin hepsini birden telaffuz etmek bence ‘kör cehalet’ … peki bu üç dönemden hangi ikisini seçersin dense, 2.3 ve 2.4′ü derim. Peki bu kalan ikisinden birini seç dense ……. AĞLARIM ……….. peki ağlama sonrasında zorunlu olarak yapacağın seçime karşılık seçtiğin dönemden ve seçeceğin bir ressamdan sana orjinal bir resim vereceğiz deseler …. ‘2.4′ derim. Ve de seçeceğim eserde de çok mütevazi olurum … şöyle ki (tıklayınız) !!!! :):):):) ….. ama hala da ağlamaya devam ediyorum !!!! … hem sayemde de Rijk Müzesinin bir duvarı boşalmış olur. Eminim onların depolarından duvara asacak daha bir sürü eser çıkar.

Neden bu dönemlerin bana cazip geldiği sorusunun cevabı ise ‘bu dönemlerin dünya tarihine yönelik yoğun ilgim’ olurdu. ( yani 14, 15, 16, 17. yüzyıllar ). Resim sanatı (o dönemler içinde -zanaati-), kavradığı dönemlerin siyasi, sosyal, dinsel, kültürel hayatına dair öyle bilgiler içinde barındırır ki, insan şaşar kalır. Böyle bir arşivsel niteliğe resim tarihi içinde başka hiçbir dönemde rastlanmaz. Çünkü benim seçtiğim dönemler öncesinde resim yeterince gelişmemiştir veya bu dönemlerin sonrasında resim giderek içselleşmiş yani sanatsallaşmıştır. Resim zanaat olmaktan çıkmış, toplumdan uzaklaşmış, sanata dönüşmüş ve bütünüyle elite hitap eder hale gelmiştir. ( kanımca bu hitap ediş de çoğunlukla maddi anlamdadır, yoksa acaba günümüzde kaç kişi resim sanatına yönelik ‘benim bir parça bilgim var’ diyebilir ? Parası olan ya hava atmak veya mobilyasına uydurmak veya yatırım amaçlı resim almaktadır. 20 ve 21. yüzyıl sanatları bu anlamda görünüşte -anlaşılmazlığı- ile prim yapmaktadır. Oysa ki resim de aynen toplumlar gibidir. Atatürk ” geçmişini bilmeyen bir toplumun geleceği olamaz” demiştir. Resimin de geçmişini bilmezseniz bugününü ve yarınını anlayabilmenize imkan yoktur. Bilgi her alanda olduğu gibi resim sanatında da temeldir. Yoksa sahte sahte “ay renkleri çok hoşuma gitti” diyerek resim yorumlamak hem resime, hem de rassama karşı büyük ayıptır. Ya ressamlar ? Bir sergide sergi sahibi ünlü ressama ” resimlerinizde ne demek istiyorsunuz?” diye sormuştum. Bana iki lafı toparlayıp cevap verememişti. Ressamı ayıplamıştım. Önüne tuval alıp, iki boya attırmakla da bence “iyi” ressam olunmuyor. Resiminde bir çıkış ve ulaşmayı hedeflediği bir nokta veya noktalar vardır. Dolayısıyla günümüzde pek çok kendisini “ressam” diye adlandıranlar da resim sanatına karşı büyük cehalet yaşamaktadırlar. Resim sanatının özellikle 19. yüzyıl ile beraber hızlanarak geçirdiği içselleşme sürecinin yansıması ressamlar açısından baktığımızda da -büyük bir cahilleşme- şeklinde olmuştur. Özellike 20. yüzyılın sanat devlerinin hayatlarını ve sanatlarını incelerseniz, onların meşguliyet alanlarının genişliğini ve kendilerini ne kadar farklı yollarla anlaşılır kıldıklarını gördüğünüzde gerçek sanatçıların kimler olduğunu veya olabileceğini çok net algılayabilirsiniz. Kısacası benim günümüz ressamlarını anlayabilmem için onlarla ya konuşmam ya da manifestolarını okumam ( sadece bir kelime ile veya bir kitap dolusu olabilir ) gerekiyor. Yoksa kimse kusuruma bakmasın ben birilerinin iç dünyasını çözeceğim diye bir tuvale bakıp duramam. Hele ki o kişiler kendi iç dünyalarını kelimeler ile ifadelendirmekten aciz iseler. Bu kategoride özellikle memleketimin ressamları yoğunlukla yer almaktadır.)

Poets ans painters alike had always licence to dare anything. We know that and we claim and we allow to others in their turn the same indulgence - Horace

Bu arada hayattaki en büyük hayalimin orijinal bir Rembrandt sahibiyeti olduğunu ve doğal yollardan bir Rembrandt sahibi olma ihtimalimin düşüklüğünden dolayı, hayalimi revize ederek sözkonusu eseri “çalmak” şekline dönüştürdüğümü hiç söylemiş miydim ???



Contents

EL GRECO (1541- 1614)

Posted by İpek Aral On Haziran - 7 - 2007

Rönesans resminin en sevdiğim sanatçısı El Greco.

Yunan asıllık Giritli El Greco’nun gerçek ismi Domenico Theotopcopuli. Tiziano’nun öğrencisi olmuş ve 1570′de Roma’da Michelangelo’nun yaşlılık eserlerini görmüş. Bu sıralarda yaptığı ve yanda görülen kendi portresi resim camiasında heyecan yaratmış. El Greco bir çok eleştirmen tarafından Titian ve Rembrandt’la eş değer bir portre ustası olarak kabul edilir. Roma’dan İspanya’ya geçişinin nedeni bilinmemekte. Acaba o günlerde İspanya’nın içinde bulunduğu taassup Hıristiyan akım, koyu dogmatizm ve engizisyonun neresi cazip gelmiş olabilir El Greco’ya?

Madrid’de Kral II. Philipp, onun Hırıstiyan evliyasının şahadeti resmini reddettiği için 1577′de ilk siparişini aldığı Toledo’ya yerleşmiş ve bu kentte büyük itibar görmüş.

El Greco’nun eserlerinde aynen Tintorentto’da görüldüğü gibi figürler uzarlar. Fakat Tintorentto’da çizime dayanan belirginlik Greco’da yoktur. Tintorento klasiğin desenci yönünü terketmiştir. Yüzlerde tenin optik izlenimi biçimlendirilmemiştir. Halbuki El Greco’da, form değil madde haline gelmiş yüzler, vücutlar boyanmıştır. Böylece baroğun önemli özelliklerinden biri olan maddesel yapıya, daha bir yaklaşım sağlanmıştır.

Rönesans, etüdü ve mistik bir dünya görüntüsü içinde olmamasına rağmen insan formuna, form güzelliğine önem vermiş, fakat ten anlatımına yani etin maddesel görüntüsüne girmemiştir. Dünyeviliğe en uzak olan ülke İspanya’da insan maddesinin anlatımına El Greco’daki gibi en çok yaklaşan resim sanatı peki nasıl ortaya çıkmıştır ? Bu önemli bir paradokstur.

Picasso’nun “Avignonlu Kadınlar” resminin esin kaynağı olan El Greco’nun “Beşinci Mührün Açılışı” adlı kompozisyonunda adeta gökyüzüne yükselircesine uçan kadın ve erkek çıplak figürler görürüz. Bu insanların vücutlarıyla elleri ve kolları, sanki gotiğin alevleri etkisindeki dalgalı hatları yansıtıyor. Doğaüstü bu yaratıklar sanki yere basmıyor. Onlar için mekanın önemi yok gibi. Gerçekten Rönesans resimlerinde ne denli mimariye dayanan bir mekan görüyorsak, El Greco’da da o kadar mekan fikrinden uzak bir anlayış resimlere hakimdir. O çok dindar olduğundan daima bir ahiret özlemi yaşamıştır. El Greco hareketi resime sokmuş ve maniyerizmi ( bakınız aşağıda Küçük Not ) en yüksek noktasına getirmiştir. İspanyollar ona “ruhları gören kişi” diyorlardı. Benim El Greco’ya hayranlığımın başlangıcı, bütün çocukluğum boyunca koridorumuzda asılı olan reprodüksiyonu “Laokoo”‘yu ( solda ) buraya koymadan edemedim. Arka planda Toledo olarak resmedilen yer aslında Truva ve Truva atının betimlemesidir.

El Greco’nun “Toledo Manzarası”, onun mistik, karanlık ruhunu manzarada yansıtan en önemli eserdir. Böylece manzara resminin insan ruhunu yansıtan bir eser çeşidi olabileceğini anlıyoruz. Toledo üzerine çökmüş kötü, karanlık bulut onun resminde su buharından öte birşeydir. Bu duygulu anlatım El Greco’nun ruhsal durumunun biçimlere nasıl büründüğünü göstermektedir. Bu yönden bakılırsa El Greco bir ekspresyonisttir ve bu nedenle çağımızda büyük önem kazanmıştır. Sanatçı bu resminde arkada Alkazar’ı, katedrali ve kalesi ile görünen Toledo şehri üzerine melankolik, felaket öncesi beliren sessiz atmosferi kendi ruh durumunu yansıtması için kullanmıştır. Bu sanki bir kabusun optik görüntüsü gibidir. ( aşağıda )

Ben El Greco’nun birçok eseri ile İspanya ve Toledo gezilerin sırasında karşılaşabildim. ( Madrid ve Toledo’ya ana gitme nedenlerim Prado Müzesi ve Toledo’daki geniş Valezquez, El Greco, Goya, Zurbaran ve Ribera koleksiyonlarını görmekti ) Gördüklerim hayallerimin ötesindeydı ve her resmine bakarken çok heyecanlandım, etkilendim. Bütün sanat, resim severlerin göremesi gereken, ikinci bir benzeri olmayan ruh, renk ve komposizyon dünyası.

..

Küçük Not: Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır. Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir. Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir. Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir. Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır; değişik zevklere, paradokslara düşkündür. Yapmacıklığa, bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar. Ressamlar biçimleri uzatırlar; dördül şekillere, ışığa, garip konulara eğilim gösterirler. Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.

El Greco’nun Madris Prado Müzesi’nde bulunan geniş koleksiyonunu görebilmek için TIKLAYINIZ