Saturday, November 22, 2008

2006′yı Kapatırken

Posted by İpek Aral On Aralık - 31 - 2006

2005′den 2006′ya Aslı’nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı’nın evsahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007′nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.

2006′nın yüzde yüz bana ait olan en akılcı ve kalıcı ürünü tabii ki düzenli olarak yazdığım blogumdur herhalde. Kimi zaman ‘çok mu sosyal hayattan uzaklaştırıyor’ diye beni kaygılandırsa bile, yazı yazarken ekran ve klavye başında geçirdiğim saatleri birçok şeye değişmem. Teknolojinin ve yaratıcı yazılımcıların insanoğluna en büyük hizmetlerinden birisi blog sayfalarıdır bence. İkincisi ise ‘youtube’ un öncülüğünü yaptığı görüntü dosyalarını paylaşıma açan web siteleri olsa gerek.

‘2006′yı Kapatırken” EVES EYES 2006′ya bıraktığım 300. ve son yazı olacak. 27 Aralık’tan başlayarak 31 Aralık gün sonuna kadar devam edeceğim yazımda yılı değerlendirmeyi düşünüyorum. Çoğunlukla iyiler, orta kıvamda kızgınlıklar, az da olsa üzüntülerimden bahsedeceğim.

Ocak ayında Amsterdam’la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.

Ocak - AMSTERDAM

Amsterdam’da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam’a giderkenki kafamdaki tek şey Rembrandt’ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. “Neredeler, neredeler” diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist “çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım” dercesine beni itene kadar. Zaten her seyahatimde en çok bu Japonlarla itişip kakıştım. !! Enteresan millet… Rijks Müzesine iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt’ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da “hmmm” dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank’ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.

Katolik Engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra “tak” diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm… Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? … ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar… ya böyle… Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu … acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi ? …. :) Tövbe ya … acı bir şaka gibi … ve bu adamlar bize barbar diyor :) … ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip “yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler” deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.

Amsterdam’da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda ‘bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam’ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.

Nisan - MADRİD - TOLEDO

Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, “Bak çok ucuz turlar var” . Madrid’e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye’de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra ” Peki” dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid’e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali’ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. ( ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum ). ilgisizliği ve umursamazlığı Toledo’da büyük krize neden oldu.

Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40′ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra “ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın” dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10′unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu ingilizcede bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye’ye ” Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim” dedim. Kadriye’nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. “Peki” dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye’ye ” Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et ” diyordum. Metrodan “Sol Maydanı” da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık … tanrım… Amerikalılar Irak’tan sonra Madrid’i işgal etmiş galiba… iğne atsa yere düşmeyecek bir maganda Amerikalı kalabalığı … rehber bir iyilik yapıp bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz” dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.

Eski sarayın yanması ile yapımı 1879′da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe’nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları “köylü” olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. “Aman Yarabbi” diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.

Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde ” Valla sizin sayenizde İstanbul’da bile olmadığım kadar Madrid’de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim” demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.

Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar … Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.

Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00′da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye’yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman “istersen çıkabiliriz” desem ” yok, ben çok memnunum” cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch’un ‘Garden Of Delighs’ ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto’yu görmek harikaydı. Botino’nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck’a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye’yi kolundan tuttuğum gibi ” sen daha çok yemek yersin” deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra “ya bu çok iyiymiş” deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin ” Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer” dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük … ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major’a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük. :)

Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo’ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid’den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko’nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo’da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo’da sokaklar ( sonrasında Madrid’e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu ) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da “ya grupla buluşamazsak” kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo’da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik … yani o süre içinde ben El Greko’nun evine de giderdim, Alkazar’a da. Herkesin yüzü asık Madrid’e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi ( Modern Sanat Müzesi ) önünde otobüsten indik.

Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso’nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica’sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica’ya gelince … önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneşgören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso’ları, Dali’leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye’de sonunda nasibini aldı. :)

Arte Reina Sofia’dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi’ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke’den Jan van Eyck’a, Raffaello’dan Tiziano’ya Bruegel’den Van Dyck’a, Rubens’den Frans Hals’a, Goya’dan Degas’a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh’a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):):):):) çok mütevaziyim… tanrım…:):):)

Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. ( vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast food’cusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler…

Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul’a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.

İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid’de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio’nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa’ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar’da daahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa’da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya’ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio’nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim : Avrupa’da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat yolu ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurdışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder : Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki ( duygusal ve ruhsal ) öneminin farkında olduğundan ” Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur” demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. … Ve işte size Türkiye’nin genel manzarası … dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.

Mayıs - LİZBON

Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.co’da dolaşırken gördüğüm THY’nın Lizbon’a 111 euro’ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro’ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro’dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada “ben gidiyorum” dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün “yok mu bu aralar seyahat” diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey’e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği’nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak’a da mersi mersi mersi …

THY’nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rabet görmediğini uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. ( arkadaş olmadığım ama bildiğim biri ) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button’umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00′de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.

Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce “dilerim hep böyle gider” dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon’nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal’e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel seramik fayanslarla bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.

Otel odan ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü birşey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Herşey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir …

Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, … herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün …

Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade ( Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio’ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755′de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.

Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel’in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon’u tepeden görme imkanını buldum. “Hmmm” dedim. “Demek Lizbon’u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim”. Bu tarifimden eminim siz de Lizbon’u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı : Pardon, nasıl çıkardık İpek ? … “-şıp- diye Naz” … :):):)

Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesinin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.

Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon’nun en eski mahallesi Alfama’ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol’de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki ” aman da ne güzel” gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari … şehrin sanayi bölgesine ait limanından … pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum :)

Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV’de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga’ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka “özel şeyleri” yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! … işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki “İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?” … Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon’a devam edeyim bari.

Alfama’dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanına çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum ( aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol,pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek ( elimdeki kitap öyle diyordu)ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.

Lizbon’daki ilk tam günüm saat 09:00′da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum ” neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor” diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? …Vardığım uç noktanın hiçbiryere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti “Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?”

devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi…. tebrikler İpek

Gemi İle Ekim Tatili

Posted by İpek Aral On Ekim - 27 - 2006


Gemi- 18.10.2006 - 3000 kişilik Musica personel, hizmet, eğlence, yemekler, konfor bakımından 10 puanlıktı.Kamaramız 11. katta idi. Kırmızı motorun üç usttü, eğimli köşede.Geminin % 60 müşterisi İtalyan, % 20’si İspanyoldu. Japon, Alman, Fransız, Amerikalı, İsveçli, Romen ve Türk müşterileri ardından sıralayabiliriz. Yaş ortalaması da bayağı gençti. İdari personel, animatörler, şef garsonlar İtalyandı, kalan kadro da ise çoğunluk Endonezyalı idi.
Dubrovnik - 20.10.2006 - Sırpların 1991-92 de tümüyle tahrip ettiği Dubrovnik şehri tarihi dokusu korunarak yeniden inşa edilmiş. Savaşlar isterse zaferle sonuçlansın yıkım ve ölümden başka hiçbirşey getirmiyor.
Anneannemle ilk karaya inişimiz olduğu için biraz paniktim doğrusu. Birilerine kendi fotoğrafımı bile çektirmeyi unutmuşum.:) Ama Dubrovnik yöresine ait üzümlerden yapılan şaraplardan ve yine yöreye özel incir brendysinden almayı unutmadım :):)
Venedik - 21.10.2006 - Berbat, yağmurlu bir hava, yetmiyormuş gibi San Marco Meydanı sular altındaydı. Sular iki saat sonra çekildi ancak yağmur ve rüzgara maruz kalmış olmaktan dolayı anneannem gemiye dönüşte hastalandı, beni korkuttu.
Anneannemi zor bela bir kafeye oturttuktan sonra ben daha önce gezemediğim Dükler Sarayında kalan vakdimi geçirdim. Konsülün toplandığı dev salon inanılmazdı. Birbirinden heybetli diğer salon ve odaların altında yer alan zindanlar ise insanın tüylerini ürpertiyordu. Venedik’in 15-16-17. yüzyıllardaki Türkler ile olan kapışması elimdeki audio’da, duvarlardaki resimlerde, her yerdeydi adeta …
Bari. 22.10.2006 - Bir önceki gün Venedik dönüşü hastalandığı için anneannemin dışarı çıkmasına izin vermedim. Lütfü Roma’dan uçakla geldi. Güney İtalya’nın ikinci büyük liman şehri olan Bari’yi beraber dolaştık. Bir yerleri hem görmeye, hem de kamera ile çekmeye çalışmak çok zor oluyor. Allahtan Lütfü’ye kamerayı verdim ve keyifle etrafa bakabildim. Hava açık ve sıcaktı. Bari’den da yöresel şaraplar almayı ihmal etmedim.Pardon … Lütfü bana hediye aldı.
Sahilde ahtapotları elleri ile parçalayıp çiğ çiğ yiyen adamları da hiç unutmayacağım. Gemiye geri dönerken içinden İtalya’yı gerçekten sevdiğimi düşündüm. :)
Katakolon - 23.10.2006 - 180 kişilik Türk kafilesinden hiç kimse Olimpia antik kalıntılarını merak etmediği için (!) Amerikalı ve İsveç’lilerden oluşan gruba dahil oldum. Yunanlı rehber yol boyunca Türkiye alehinde konuşup durdu. Onlara yaşattığımız 400 yıllık “dark ages”dan tuttuk, “sözde” Ermeni soykırımına kadar getirdik olayı. Yunan topraklarında, yunanlı rehber liderliğinde ve İsveçli kaynayan bir otobüste mehter marşı çalmanın intihar olacağına karar verip etrafı seyretmekte yetindim.Annemle bu olay sonrasında telefonda tartıştık; vay, ben niye iki çift laf etmemişim. Valla hiç uğraşamadım ne yalan söyleyeyim. Cahil ve yalancı bir rehber ve insan yığını ile tek başıma uğraşacak ne doğru yerdi, ne de doğru zaman.
Yani bir cahil rehber düşünün katolik ile ortadoks mezhepleri arasında hiçbir fark yoktur desin. Ayol cahil provokatör, katolikler Küdüs’e gidiyoruz diye yola çıkıp, ortadoksluk mezhebini yok etmek ve servetine sahip olmak üzere Konstantinapol’e Haçlı Seferi ile girip, 80 sene halka ağır zulüm yapmadı mı ? Başta Ayasofya olmak üzere İstanbul’da taş üstünde taş bırakmadı mı ? San Marco kilisesinin tepesindeki 4 atı ben götürmedim herhalde Venedik’e. Katolikler Ortadoksların inancına hakaret etmek için duvarlardaki altın fresklere kadar söktükten sonra Ayasofya’da Fransız fahişelerle alem yapmadı mı ? Fatih Sultan Mehmet Katoliklere cevap olması ve Hıristiyan inancını kökten tam bölebilmek amacıyla Ortadoks Patrikliğinin merkezini İstanbul yapmadı mı ? Dönemin Patriğinin ( şu an ismini hatırlayamıyorum)meşhur “Katolik haçını Constantinapol’de görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim” lafını da ben söylemedim herhalde. Siz hiç Bizans ile Yunan arasında fark yoktur diyen bir rehberle karşılaştınız mı ? ( Yukarıda yazdığım tarihsel bilgilerin detaylarına dünyaca kabul gören sayılı tarihçilerimizden, değerli hocam İlber Ortaylı’nın kitaplarından ulaşabilirsiniz ) Ne uğraşayım ben böylesi ile, değil mi ? Hem ben tatile mi geldim, siyaset meydanına mı ? Diğer taraftan rehber humanistti, otobüsteki Amerikalılara da Irak’ı işgal ettiler, insanları öldürüyorlar, Lübnan’daki katliama müsade ettiler diye bin tane laf söyledi. Üstelik otobüsteki Amerikalılar da tipik muhafazakar tayfa. Kimseden gık çıkmadı. Kısacası yunanlı rehber kendi çaldı, kendi oynadı. “Tüm tarih boyunca bütün yunanlıların yaptıkları” gibi… Efendim ‘yöresel şarap’ diye yazmama gerek yok herhalde :):):)
İzmir - 24.10.2006 Anneannem ve ben faytonla İzmir turu yaptık. Hava çok güzeldi, İzmir zaten güzeldi.
7 gece, 8 günlük seyahatimiz boyunca anneannemle hiç huzursuz anlarımız olmadı diyemem. Ama sonuç olarak Musica’da geçirdiğim hoş zamanlar, gelecek yaz gemi seyahatine çıkma kararını bana aldırabildi. Herkese de tavsiye ederim.

Vasco da Gama

Posted by İpek Aral On Temmuz - 1 - 2006

Eve döndüm. Turquality çalışmam de bitti. Bence nefis bir dosya hazırladım. Bu güne kadarki mesleki performansımın en önemli ürünü.

Portekiz’de yarı finale yükselmiş. İkinci vatanım Portekiz :) Belki de bir önceki hayatımda ben Vasco da Gama’ydım…hmm…pek de yakışıklı olduğum söylenemez. Belki de kadınlar yüzüme bile bakmadığından kendimi okyanuslara atıp kaşif oldum. Kimbilir…şimdi olsa mesela, sen varsın, “al, bütün bu ganimetler senin olsun” deseler, hiçbir yere atamam kendimi doğrusu. Aslına bakacak olursak bu zat Osmanlı’nın sonunu getirdi. Baharat Yolu’nu buldu. Bizim İpek Yolu’nun pabucu dama gitti. Fakirleştik, şimdi de burada böyleyiz işte. Evet, görüldüğü gibi bırakın ikinci vatanı, Portekiz ve Portekizliler bizim hasmımızdır…. :):):)…nereden nereye…ya işte ben de böyleyim.

İngiltere ( Londra ve Yakınları Programı )

Posted by İpek Aral On Mayıs - 25 - 2006

Eğer bir değişiklik olmaz ise 30 Eylül - 8 Ekim tarihleri arasında İngiltere - Londra ve yakınlarına gidecek şekilde detaylı seyahat planımı yapmaya başladım. İnsanın yakın gelecek için böyle bir seyahat planının olması hayatına mutluluk katıyor. Ben hiç İngiltere’ye gitmedim. Hangi gün ne yapsam ? Trenle veya ucuz uçakla nerelere gidebilirim ? ( Birmingham, Liverpool, Manchester, Leeds, ….. , Dublin mesela ) Bir arkadaşımın İngiliz eşinin kardeşinin B & B evinde kalacağım. Evin yeri çok iyiymiş. Hatta akşamları beni dışarı çıkartırlarmış. Tabii ben gün boyunca kendi canımı çıkardığımdan, akşam en geç saat onbirde yığılıp kalıyorum veya biraz halim varsa, aldığım kitapları karıştırıyorum. Aslında canımın çıkma ana nedenlerinden biri sabah eli boş çıkıp, akşama üstümde taşıdığım kitap kalabalığından dolayı hammala dönmem. Kalış süresi sekiz gece, dokuz gün olunca belki kendime biraz daha az eziyet ederim diye düşünüyorum. ( Programı üç gün daha uzatabilirim ) Sizce huylu huyundan vazgeçer mi ? Bu yürüyüş, kitap ve şarap sevgisi, alışkanlığı, hobisi veya her ne denebilirse, beni kimi zaman çok zorluyor. Lizbon’da birgün saat dokuzda sokağa çıktım, öğlen kısa atıştırmalık yemek molası dışında, akşam saat dokuz buçuktu ve ben ancak oturmuştum. Hiç on iki saat neredeyse durmaksızın yürüdünüz mü ? Yürümek fena değil de, ertesi sabah uyandığınızda vücudunuzdaki bütün kemikleri, eklemleri ve kasları tek tek hissediyorsunuz, tutulmuyorlar sadece “ben de varım, ben de buradayım” diyorlar. Ama ilginçtir, Lizbon’da hiç belim ağrımadı. Genelde belim beni çok üzer. Lizbon’a gitmeden önce “belim ağrımayacak, iyi olacak” diye beynimi ve düşüncelerimi şartlandırmam yaramıştı sanırım.

Gulbenkian Müzesi

Posted by İpek Aral On Mayıs - 5 - 2006

Anadolu’nun çeşitli eski camilerinden mihrap, mimber ve duvarlarından kırılarak, sökülerek çalınan 15., 16., 17. yüzyıllarına ait İznik çinilerilerimize ait bir dev koleksiyon kimde ve nerede dersiniz ? 1869 Üsküdar doğumlu Ermeni asıllı Calouste Gulbenkian’nın Lizbon’da kurduğu Gulbenkian Müzesinde.

Müze çok büyük bir botanik bahçesi içindeki iki büyük çirkin betonarme binadan oluşuyor. ( çirkin çünkü yapıların Lizbon mimarisi, doğa veya genel estetik ile hiçbir uyumlu tarafı yok - bakınız fotoğraf - ) Modern Sanat ve Gulbenkian Koleksiyonları ayrı binalarda sergileniyor.

Müzeyi dolaşırken hırsımdan, sinirimden “hırsızlar” diye bağırmak geldi içimden. Hiç unutmuyorum, daha geçen aylarda Konya’da restorasyon halindeki eski bir caminin duvarlarını kaplayan İznik çinilerinin kırılarak çalındığını yetkili gözyaşları arasında televizyon kameralarına anlatmıştı. Acaba onları da Gulbenkian ailesi mi satın aldı ve kendi müzelerinin duvarlarına yerleştirdi ? Neden çinileri tanıtan küçük tanıtım etiketlerine -Turkey, Iznik- ibaresi yanına hangi camiden söküldükleri bilgisi de yazılmamış acaba diye düşünmeden edemedim ? !!!! Aleni -hırsızlığa iştirak- suçundan sıyrılmanın en kültür dolu yolu bu herhalde … müze açmak .

Pera Müzesindeki Kıraç çini koleksiyonunun vasatlığını Gulbenkian koleksiyonunu görünce anlıyor insan. 15., 16. yy’lardan kalma tabak, kase, testi, vs ile dolu olan koleksiyon büyüleyici. Pera Müzesindeki en eski eser 17. yüzyıla aitti. ( 1 adet ) .

Gulbenkian Koleksiyonu’nun Osmanlı dönemine ait olup ‘duvarlardan sökülemeyen nitelikteki’ en seçkin eserleri 14 Nisan-28 mayıs tarihleri arasında Sakıp Sabancı Müzesin’de sergileniyor ve yarın bilin ben nereye gidiyorum ? … Sakıp Sabancı Müzesi’ne .

Yine döndüm.

Posted by İpek Aral On Mayıs - 4 - 2006

Evet,
şişelerce şarapla elim kolu dolu yuvarlanarak,
Lizbon’u ve civarını -Sintra ve Cascais- çok beğenerek,
Akdenizli olmamalarına rağmen, Akdenizli havası taşıyan insanlarını çok severek,
seramiklerle bezeli binaları karşısında şaşırarak,
indi çıktılarıyla İstanbul’un yedi tepesinden beter olmasına rağmen kurdukları muhteşem ulaşım ağına ( metro, otobüs, tren, tramvay, minibüs ) hayran kalarak,
turist bakımından İspanya, İtalya ve Fransa’nın gerisinde ama bizden kat kat önde olduklarını farkederek,
1755 depremi ve sonrasındaki dev dalgalarla gelen felaketin muhteşem Lizbon şehrini nasıl yokettiği anlayarak ( 155 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyormuş, ardarda gelen üç sarsıntının bir saat sonrasında dev dalgalar bütün şehri alaşağı etmiş, bu kısa süre içinde taş binaların yıkıntılarından tepelere kaçabilenler kurtulabilmiş sadece )
ve herhalde ortalaması alındığında her caddeye ve/veya meydana bir ‘deli’ düşen, hoşgörü dolu yegane Avrupa şehri olduğunu görerek, ( ciddiyim, ben hayatımda bu kadar çok sokak delisi olan yer görmedim, kadın-erkek her an biri karşınıza çıkıveriyor, koloni gibiler, ellerini kollarını sallayarak avaz avaz bağırıp çağırıyorlar ama kimse onlardan korkmuyor, ben özellikle kilise kapılarında nöbetleşe durduklarından ve organize hareket ettiklerinden şüphe etmeye başlamıştım )
ve ne giderken, ne kaldığım süre boyunca, ne de geri gelişimde ‘ ne yapıyorsun, nasılsın’ diye ailemden kimsenin beni aramamasına her zamanki gibi üzülerek döndüm. ( bazen gerçekten hayatta yapayanlız kaldığımı hissediyorum… allahtan iş yerinden arkadaşlar aradılar da ‘burada ölsem kimsenin umrunda olmayacak’ olumsuzluk duygusundan sıyrılabildim :)

Çokluk adına tek görebildiğiniz sadece aynadaki kendi yansımamız ise burada bir hata olduğundan şüphe etmeye başlamanız gerekmez mi ? İster hoşlanalım, ister hoşlanmayalım hayat nedenlere değil, sonuçlara bakar. Çokluk içimizdeki şeytanda mı, yoksa gözlerimizdeki arayışta mı saklı ?

Üst fotoğraf : Deniz Müzesi - Kraliyet ailesine ait Amelia yatında Kral kamarası

Alt sol : Lizbon’nun kuzeyindeki tepelerde kurulmuş olan Sintra kasabasında yer alan masallardan fırlamış edasıyla Kraliyet ailesinin yazlık Pena Sarayı ana giriş kapısı ‘Triton’ üstündeki ürkütücü deniz canavarı figürü

Alt sağ : Lizbon Belem bölgesi’nde yer alan Jeronimo Manastırı’nın avlusuna bakan ikinci katında ben

Şehrin denize bakan yüksek tepesi üzerindeki Se Katedrali’nin çıkışında bulunan terastan Lizbon’nun en eski yerleşim alanı Alfama bölgesi ( burada sokaklar çok dar, binalar genelde bakımsız. İlk kaybolma vukuatımı bu fotoğraf çekildikten yaklaşık 15 dakika sonra yaşamaya başladım. )

Aynı tepenin diğer tarafındaki Sao Jorge Kalesi surlarından Bairro Alto, Estrala, Baixa ve Avenida bölgeleri ve iki yakayı birbirine bağlayan 25 Nisan Köprüsünün görüntüsü

Tepemde uçmakta olan kuş benim bu fotoğrafta en hoşuma giden ayrıntı oldu.