Saturday, November 22, 2008

Archive for Ekim, 2007

Erdal Inonu’yu Kaybettik (1926-2007)

Posted by İpek Aral On Ekim - 31 - 2007

 

erdal inönü

6 Haziran 1926 Ankara’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da yaptı, 1947 de Fen Fakültesi’nden fizik lisansı diploması aldıktan sonra A.B.D.’ye gitti, California Teknoloji Enstitüsü’nde lisans üstü öğrenimi yaptı, yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı, Teorik fizik alanında araştırmalar yaptı.

Yurda dönünce Ankara Üniversitesinde Fizik Asistanı olarak göreve başladı. Askerlik görevini yaptıktan sonra üniversite doçentlik sınavını verdi, 1957-1960 yılları arasında tekrar Amerika’ya giderek “Atom Enerjisinden Yararlanma” programı içinde çeşitli üniversite ve araştırma enstitülerinde araştırmalar yaptı.

1964 - 1974 tarihleri arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Fizik Profesörü olarak çalıştı, ODTÜ’de öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırma ve yönetim görevleri de yaptı, Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Üniversite Rektörlüğünde bulundu.

1974′te İstanbul Boğaziçi Üniversitesine geçti, 1974-1983 yılları arasında fizik profesörlüğünün yanı sıra 6 yıl kadar da Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun kuruluşuna katkıda bulundu ve TÜBİTAK Temel Araştırmalar Enstitüsü’nde kurucu müdürlük görevini yürüttü. Aynı zamanda NATO Fen Komitesi’nde çalıştı ve UNESCO Yürütme Kurulunda görev aldı.

1983 yılında siyasete atılan Erdal İnönü, Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) kurucu Genel Başkanı oldu, SODEP ile Halkçı Partinin Birleşmesi sonucu kurulan SHP’nin ilk olağanüstü kurultayında SHP Genel Başkanı seçildi, bu görevini 1993 yılına kadar sürdürdü. İnönü, 1986 yılı ara seçimlerinde İzmir Milletvekili seçilmiş, 1987 ve 1991 genel seçimlerinde yeniden aynı ilden milletvekili seçilerek parlamentoda görevine devam etti.

1991 Genel seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi ile SHP’nin kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev üstlendi ve 1993 yılına kadar bu görevini sürdürdü.

SHP’nin Cumhuriyet Halk Partisi ile birleşmesinin ardından, 27 Mart 1995 tarihinde Koalisyon’un Sosyal Demokrat kanadında değişikliğe gidildi, Erdal İnönü bu değişiklikle Dışişleri Bakanı olarak atandı ve 1995 yılının Mart ve Ekim ayları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

SHP Onursal Genel Başkanı Erdal İnönü, yaklaşık bir yıldır kan kanseri tedavisi görüyordu. Erdal İnönü’ye son olarak Houston’daki bir hastanede deneysel tedavi uygulanıyordu.

Prof. Dr. Erdal İnönü, 20 Ağustos 2007′de zatürre nedeniyle hastaneye yatırılmıştı. İnönü’nün hastalığı kontrol altına alınmıştı. Ancak yapılan ileri tetkiklerde, daha önce kontrol altında olan hastalığı anlaşılınca ABD‘de tedavi gördüğü merkeze gönderilme kararı alınmıştı.

Erdal İnönü’den Anektotlar;

Kendisini sinema çıkışında yakalayan bir gazeteci sorar:
- Sayın İnönü, sizi bu sıralar sinema salonlarında göremiyoruz pek?
- Tabii göremezsiniz sinema salonları karanlık oluyor.

Parti başkanı iken zaman zaman sevenleri onu omuzlara almak isterdi.
Bu tür gösterilerden hoşlanmayan İnönü, kıyafetine bulundu yere bakmadan hemen yere yatardı. Kimse kendisini kaldıramasın diye böyle dururdu bir süre.

Meclis Genel Kurulu’nda hararetli kavgalar yapılırken bu atışmalara taraf olmaz Bakanlar Kurulu sıralarındaki yerinde oturur fizik problemleri çözerdi.

“Erdal yetiş fare var” diye çığlığı basan karısına gayet sakin “Bana ne Sevinç, ben kedi miyim?” diyeyanıt vermiştir.

Erdal İnönü Houston’dan eşi Sevinç Hanım’a yazdığı mektupta “Ölürüm diye düşünüyorsan, birgün hepimiz öleceğiz işte… bunun bir nedeni de olacak … ya kalp olacak, ya lösemi, ya da başka birşey … Bundan doğal birşey var mı ? hangisinden olacak, bakalım göreceğiz?”

Benim Değerli Erdal İnönü’ye Ait Minik Anılarım;

Ankara And Sokak’daki evimiz İnönü’lerin Pembe Köşk’ü ve Dışişleri Bakanı konutu ile komşuydu. Bu nedenle Erdal İnönü siyasi, bilimsel ve devlet adamı kimliği dışında, bizim çok sık karşılaştığımız ve çok sevdiğimiz komşumuz olmuştur.

Ben çok yürüdüğüm ve yürüyüş ana güzergahım üzerinde Pembe Köşk ve onun giriş kapısı olduğu için kendisi ile köşk çevresinde farklı konumlarda karşılaşırdım. Ama onunla rastlaşmayı en çok sevdiğim görüntüsü köşkün sokak kapısına çıkardığı sandalyesinde gece vakdi kapının tepesindeki gösterişsiz lambadan gelen ışıkla kitap okumasıydı. ‘Kapının önüne saldalyeyi atmış’ denir ya, işte öyle doğal ve kendinden…

Genelde Pazar günleri ellerini arkasında kavuşturur camımızın önünden ağır ağır yürüyerek geçerdi. Biz de onu her gördüğümüzde penceremizi açar “İyi yürüyüşler” derdik. Eliyle samimiyetle selam verirdi. Dışişleri Bakanıyken normalde sade vatandaş imajıyla yürüyüş yapan görüntüsü bir parça değişti. Nasıl mı? Sadece yaklaşık 20 metre kadar gerisinden iki siyah takım elbiseli iri yarı adam ona eşlik etmeye başladı ve eminim bu durum onu çok rahatsız ediyordu.

Dedemin cenazesine katılarak bizimle kaybımızı ve üzüntümüzü paylaştığı için ona çok teşekkür etmiştim.

Bütün ailesi, sevenleri ve Türkiye’nin başı sağolsun.

Cam Kenarinda

Posted by İpek Aral On Ekim - 30 - 2007

ipek aral

 

Yaprak ve Ipek Cam Kenarinda

29 Ekim’de İnce Dar Bir Yolda Yurumek

Posted by İpek Aral On Ekim - 29 - 2007

Dedemin kütüphanesinden vefaati sonrasında aldığın birçok Atatürk kitabı içinde kayboldum bu akşam. Alıp da yazıma koyayım diye o kadar sayfayı karıştırdım, o kadar çok şey okudum ki, kafam yoruldu, gözlerim kısıldı, enerjim tükendi. Şimdi bakıyorum koltuk üzerindeki yığına, incelediğim fotoğraflar ve okuduğum yazılar, anılar, şiirler, kronolojik cetveller arasından beni yıldırım gibi çarpan aklıma iki şey geliyor; ilki Atatürk’ün ölüm yatağında tam tepesinden çekilmiş, yorganı boynuna kadar çekili ve gözleri ince bir çizgi halindeki hüzün dolu fotoğrafı ile bir şiir. Atatürk bahsini ettiğim ünlü Fransız şairi Verlaine’e ait “La Vie-Hayat” başlıklı şiirini Sofya Askeri Ateşesi iken çocukluk dostu ve başyaveri, Ata’nın ölümünden sonra intihar eden Salih Bozok’a göndermiş :

“Hayat kısadır:

Biraz hayal,

Biraz Aşk

Ve sonra Allahaısmarladık …

Hayat boştur,

Biraz kin,

Ve sonra Allahaısmarladık … ”

Bu şiirin gönderilmek üzere seçilmiş olması beni çok ama çok düşündürdü, şaşırttı, bir devin, bir ilahın beynine açılan ince dar bir yolda yürürken buldum kendimi …

.

Dostluk Uzerine

Posted by İpek Aral On Ekim - 28 - 2007

Tarihe mal olmuş farklı alanlarda ünlü insanların söylemiş olduğu sözleri okumayı herkes gibi ben de çok severim. Hatta bu şekilde içeriğinde sadece güzel söylemleri barındıran 5-6 kitabım var kütüphanemde. Zaman zaman birini açıp içerisinde dolaşarak kafama nefes aldırıyorum.

28 Ekim pazar sabahı bahsini ettiğim kitaplarımdan biri elime değiverdi, sayfalarını karıştırdım ve “Dostluk” başlığı altındaki sözlere takıldım. Belki algımdaki bu seçiciliğinin nedeni Facebook sayesinde 25 yıldır hiç konuşmadığım ancak çok sevdiğimi hatırladığım ilkokul arkadaşlarım Deniz Özenbaş, Koray Arıkan ile sanki dün berabermişiz gibi yazışabilmemdi. Büyük bir sevgi ve saygı yumağı içinde hissettim kendimi, büyük bir zenginlik…İşte bu nedenle elime gelen “Dostluk” üzerine söylenmiş sözlerden bazılarını bloguma aktarmak istedim;

  • Sevgin yoksa dost arama. Sadi
  • Dostluk, kanatsız sevgidir. Byron
  • Sunulmuş saygıdır dostluk. S.Expery
  • Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer. Aristo
  • Yanımda yürü ve yanlızca dostum kal. Albert Camus
  • Dost kazanmanın tek yolu dost kalabilmektir. Emerson
  • Kendine dost olan, bilin ki herkese dosttur. Seneca
  • Bir dostta yanılmak, dostlarını yanıltmaktan iyidir. Goethe (bu çok ama çok katıldığım bir söz)
  • İçinde bir dostu barındıran ev mutludur. R. Waldo Emerson
  • Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Cervantes
  • Senin gerçek dostun sana ayıplarını gösterendir. Ebu Cafer-i Sümani
  • Düşmanının bilmesini istemediğin şeyi dostuna söyleme. Schopenhaur (İşte Schopenhaur’u bu yüzden seviyorum; son derece karamsar ancak bir o kadar da gerçekçi)
  • Gerçek dostlukta adi insanların alamayacakları bir tat vardır. La Bruyere
  • Dostluk iyi kimseler arasında çarçabuk temelleşir, güçlükle yıkılır. Beydeba
  • Sönmüş dostluklar üzerine aşılanmış kin ağacı en öldürücü yemişleri verir. Doris Lessing (bir kadından ne doğru bir söz)
  • Güller, laleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır. Nietzsche
  • Gerçek dostluklar, iyi günlerinizde, davet edince sizi ziyaret ederler, kara günlerinizde davetsiz gelirler. Theopmrastur.
  • Bir dostun üzüntüsüne kim olursa katılır; bir dostun başarılarına ise ancak yüksek ruhta olanlar katılır. Oscar Wilde
  • Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat dostlarımı ben buldum. Goethe
  • Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Montaigne
  • Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren insanlarla dostluk etmeliyiz. Hz. Ali
  • En vefalı dostumuz gölgemizdir, o da yoldşlık etmek için güneşli havaları bekler. Cenap Şahabettin ( C.Şahabettin’den yine karanlık ama fazlasıyla bireyin kendisini yargılamasını sağlayan gerçekçi bir söz)
  • İnsan hiçbir yerde kendisinden iyi dost bulamaz. Charles Dickens

Bana göre insan etrafındaki dostluklarını düşünmeden önce yine dönüp kendisine bakmalıdır. Koyu renkle belirttiğim iki cümle aslında dostluk kavramının temelini bizim için vurguluyor. Acaba birey olarak kendimizin ne kadar dostuyuz? Kendi doğru edimlerimiz yanında yanlışlıklarımızla ne derece yüzleşebiliyoruz ?

Ben kendi hayatım adına “gereksiz, kafasını kullanamayan, yalancı” nitelikteki eski arkadaşlarımı gündelik hayatımdan silmekte hiçbir sakınca görmüyorum. Kimsinin politik olup, olur olmadık herkes ile “arkadaş kalmak” gibi benimsediği tavır benim hayat tarzıma uymuyor. Yüzüne gülüp arkasından elli tane laf eden kişiler benim gözümde “yetersiz” kişilikleri ile hayat adına sadece üstümdeki birer parazit olabililer. Burada tekrar dönüp dolaşıp işime geliyorum. Bu güne kadar binlerce kişi ile profesyonel teknikleri ile mülakat yapan biri olarak dost yapılı insanların nasıl bir bedensel ve zihinsel frekans taşıdıklarını birkaç kelime ile anlatabilirim. Şu üç zıt karakter özelliğini taşıyan insanlar birbirleri ile asla dost olamaz. “Aptal-akıllı”, “ahlaklı(dürüst)-ahlaksız(yalancı)”, “tembel-çalışkan”. Burada zıtlıklardan iki grup oluşturabiliriz. ‘Aptal, ahlaksız ve tembel’ olanlara birinci grup, ‘akıllı, ahlaklı ve çalışkanlara’ ikinci grup dersek, birinci grup ikinci grup üzerinden büyük fayda sağlar ve ikinci gruba büyük ölçüde zarar verir. Ancak uzun vadede bakıldığında ikinci gruptakiler birinci grup yüzünden yaşadıkları berbat olaylar nedeniyle hayatlarına son derece güçlenmiş ve zor da olsa üstlerindeki birinci grup parazitlerini atmış vaziyette devam ederler. Sonuçta uzun vadede ikinci grup yani “iyiler”, birinci gruptan yani “kötülerden” yakasını kurtamış şekilde ve bünyelerine de kattıkları büyük güç sayesinde ciddi anlamda ilerlerler diyebiliriz.

Ben kendimin en iyi dostu olduğumu belirttikten sonra herhalde ikinci en iyi dostumun eşim İlhan olduğu söyleyebilirim büyük bir mutlulukla. Konu dostluk olunca birinci ve ikinci sonrasındaki sıramalaya da gerek yoktur herhalde … :)

Sözlerimi “Tanrı ve aklınız sizi kötülerden korusun” diyerek bitiriyorum. İyi pazarlar …

.

WEB 2.0

Posted by İpek Aral On Ekim - 26 - 2007

web 2.0

Web 2.0 nedir?

Birçok kişinin umrunda bile olmayan hatta ömründe hiç duymadığı “web 2.0″-web uygulamaları- kavramı hakkında birkaç parça şey yazmam gerekiyor. Neden mi ? İlhan’a sordum “Sence ne hakkında yazı yazsam ?” diye. Bana Skype‘ın diğer tarafından “Web 2.0″ dedi sanki dalga geçiyormuş gibi bir edayla. Herhalde yazamayacağımı zannediyordu ama görecek …başlıyorum :

Web 2.0, O’Reilly Media tarafından 2004′de kullanılmaya başlayan bir sözcüktür ve ikinci nesil internet hizmetlerini - toplumsal iletişim sitelerini, vikileri, iletişim araçlarını, folksonomileri - yani internet kullanıcılarının ortaklaşa ve paylaşarak yarattığı sistemi tanımlar. Kelimenin tam anlamı tartışmaya açıktır, Tim Berners-Lee gibi teknoloji uzmanları da kelimenin manasını sorgulamıştır.

Tim O’Reilly’e göre Web 2.0′ın kısmen tanımı şöyledir: “Web 2.0 bilgisayar endüstrisinde internetin bir düzlem olarak ilerlemesiyle bir işletme devrimi ve bu düzlemin kurallarını başarı için anlamaya çalışmaktır. Bu kurallar arasında başlıcası şudur: Ağ etkilerini daha çok insanın kullanabilmesi için programlar kurmak.” ( http://www.oreillynet.com)

AJAX, SOA, bıcır (widget) gibi teknolojik terimlerle açıklanmaya çalışılan Web 2.0 gerçekte bir akımdır. Teknolojik araçlar, bu yaklaşıma hizmet edecek yardımcı araçlardan ibarettir. Web 2.0, web hizmetini iyileştirmek amacıyla ziyaretçilerin siteye katılımını (participation) sağlamak, yine aynı amaçla diğer sitelerle ve ziyaretçilerle işbirliği (collaboration) yapmak fikrine dayanan bir akımdır. Haberdar olmayı ve katılımı kolaylaştırmak amacıyla AJAX, bıcır (widget), RSS… gibi teknolojiler kullanılabilmektedir. Siteler kendi aralarında işbirliği yapmak amacıyla SOA, XML, WebService gibi teknolojiler kullanabilmektedirler. Bu akımda, içeriğin sınıflandırılmasından (etiketleme-tagging) zenginleştirilmesine kadar (Örn: Wikipedia - yazımın da bir bölümü buradan alıntıdı. ) her türlü büyük-küçük katkı teşvik edilir ve memnuniyetle karşılanır.

Bu vesile ile basit bir dille, Web 2.0 Vikipedi, Youtube, MSN, ICQ, Ekşi Sözlük, arkadaşlık siteleri vb. gibi kullanıcıların diğer kullanıcılar için ziyaret ettikleri İnternet siteleri veya kullandıkları programlardır. Web 1.0 ile 2.0 kıyaslamasını aşağıda inceleyebilirsiniz.

 

Web 1.0 Web 2.0
DoubleClick –> Google AdSense
Ofoto –> Flickr
Akamai –> BitTorrent
mp3.com –> Napster
Britannica Online –> Wikipedia
personal websites –> blogging
evite –> upcoming.org and EVDB
domain name speculation –> search engine optimization
page views –> cost per click
screen scraping –> web services
publishing –> participation
content management systems –> wikis
directories (taxonomy) –> tagging (”folksonomy”)
stickiness –> syndication

.

Görüldüğü gibi ben de her ne kadar ilgisiz görünsem de aslında web 2.0 uygulamalarını blog sayfalarım, Wikipedia, Ekşi Sözlük, MSN, Skype, Facebook, Flickr vs. gibi siteler vasıtasıyla oldukça yakından takip ediyorum ve yazımı bir soru ile bitiriyorum : Bu teknoloji, bu 0,1′ler bizi gerçekten nereye götürüyor ?

Yeni Bir Dil Ogrenmek

Posted by İpek Aral On Ekim - 25 - 2007

Yeni bir dili biz erişkinler için oldukça sıra dışı bir şekilde öğrenmeye başlamak zorunda kaldığım için çok mutluyum. Hayat bazen hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik pencereler açıyor insana. Çok detaya girmek istemiyorum ama yeni bir dil öğrenmek istiyorsanız “ben, sen, o,…, şimdiki zaman, geçmiş zaman,….” vs. gibi klasik dil bilgisinden değil, kesinlikle dilin kalbinden yani kelime bilgisinden başlamalısınız. Yani zıt kelimeler ve fiiler. Bunun dışında da o dile ait Türkçe tercümesi olan bir konuşma CD’si edinmelisiniz. Sonrasında tek yapacağınız bıkmadan usanmadan CD’nizi dinlemek, duyduğunuz cümleleri sesli, bağıra bağıra tekrar etmek, Türkçesini okumak. Tabii bu giriştiğiniz maceraya kendinizi motive edici bir isim ve termin verip proje sonucundaki hefefinizi de saptarsanız çok iyi olur. Örneğin bir ay sürecek olan “Yeni dil öğrenme projem” de hedefim “Bir ay sonunda filanca dile ait 300 adet yeni kelime ile, filanca dilin şu CD’sinde söylenenleri rahat anlayacak ve tekrar edecek kulak dolgunluğuna erişmek.” Bir ay boyunca ne kadar saatinizi harcamanız gerektiği belki sizi bir parça ürkütebilir. Hmmmm … abna göre günde en az dört-beş saatinizi bu projeniz için kapatın. Eeeee….. emek vermeden kimin hasatı kaldırdığı görülmüş ? Ama emin olun bu bir aylık yoğun öğrenme ve beyin patlatma sürecinin sonunda inanılmaz bir mutluluk ve kafada dinamizm hissedeceksiniz. Hatta baştan sonra kendi eseriniz olan öğrenme sürecinin devamını getirmek için o kadar hevesleneceksiniz ki, başka bütün iş, güçlerinizini bir kenara iteceksiniz.

Belirttiğim yeni dil öğrenme sürecinin nasıl gerçekleştiğini merak edecek olursanız temel gidişi anlatabilirim. Bir ay boyunca dinlediğiniz CD kayıdı sonrasında sesli tekrar edilen cümlelelerin bir süre sonra beyninize çok ilginç bir biçimde yerleşiyor. Beyniniz adeta bir sünger gibi alıyor cümleleri hafızaya. Sizin çabalamanız ötesinde beyin cümleleri kurguluyor. Bunun dışında defalarca yazarak kağıt üstünde yazarak kavramaya çalıştığınız zıt kelimeler ve fiiller hemen hemen bir hafta içinde bir yap-bozun parçaları veya tetris oynar gibi cümle içlerindeki yerlerine oturuyor. Bu arada zaten siz cümle içlerindeki zaman yapıları ile kelime ve fillerin altığı eklerden işin dil bilgisi bölümüne otomatik olarak girmiş oluyorsunuz.Her zamana göre fiillerin ne gibi ekler aldığını farkediyorsunuz. Be en güzel olan sürekli sesli şekilde dili tekrar ettiğiniz için içinizde acaip bir konuşmaya yönelik kendinize güven oluyor. Bir ay sonunda çat pat bile olda bir bakıyorsunuz cümle kuruyorsunuz.

Çocukların yabancı dilleri çok çabuk öğrendikleri söylenir. Doğrudur. Ancak yaşadığım şu deneyimle gördüm ki hepimizin beynindeki çocuk yaş ne olursa olsun aslında hep yaşıyor. Sadece bazımız onun varlığını farkedemiyoruz. Hiç bir çocuğun nasıl dil öğrendiğine dikkat ettiniz mi? İşte ben istem dışı gelişen hayat koşulları nedeniyle paralel bir duruma maruz kaldım ve bu sayede hayat adına son dönemdeki en büyük keşfimi yaptım.

Yeni ve zor şeyler öğrenmeye başlamak için asla geç olmaz, olmamalı. Demir işlendikçe, gözler ise sadece kafa çalıştıkça parlıyor. Picasso ne demiş : Bir şeyi yapmayı biliyorsan onu yapmaya devam etmenin ne anlamı var?. Hiç bilmediğin birşey yap çok daha iyi”… adamın neden dahi olarak kabul edildiği ortada … Çok basit gibi gelen bu sözün altında aslında Picasso’nun içindeki küçük çocuğun nasıl hoplayıp zıpladığını görüyorsunuz ve yüzünüze kocaman bir gülücük yayılıyor. Yaşam çocuk kaldığın sürece doyumsuz bir deneyim, hiç bitmesini istemediğin bir oyun …