2005′den 2006′ya Aslı’nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı’nın evsahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007′nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.
2006′nın yüzde yüz bana ait olan en akılcı ve kalıcı ürünü tabii ki düzenli olarak yazdığım blogumdur herhalde. Kimi zaman ‘çok mu sosyal hayattan uzaklaştırıyor’ diye beni kaygılandırsa bile, yazı yazarken ekran ve klavye başında geçirdiğim saatleri birçok şeye değişmem. Teknolojinin ve yaratıcı yazılımcıların insanoğluna en büyük hizmetlerinden birisi blog sayfalarıdır bence. İkincisi ise ‘youtube’ un öncülüğünü yaptığı görüntü dosyalarını paylaşıma açan web siteleri olsa gerek.
‘2006′yı Kapatırken” EVES EYES 2006′ya bıraktığım 300. ve son yazı olacak. 27 Aralık’tan başlayarak 31 Aralık gün sonuna kadar devam edeceğim yazımda yılı değerlendirmeyi düşünüyorum. Çoğunlukla iyiler, orta kıvamda kızgınlıklar, az da olsa üzüntülerimden bahsedeceğim.
Ocak ayında Amsterdam’la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.
Ocak - AMSTERDAM
Amsterdam’da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam’a giderkenki kafamdaki tek şey Rembrandt’ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. “Neredeler, neredeler” diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist “çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım” dercesine beni itene kadar. Zaten her seyahatimde en çok bu Japonlarla itişip kakıştım. !! Enteresan millet… Rijks Müzesine iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt’ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da “hmmm” dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank’ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.
Katolik Engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra “tak” diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm… Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? … ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar… ya böyle… Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu … acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi ? ….
Tövbe ya … acı bir şaka gibi … ve bu adamlar bize barbar diyor
… ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip “yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler” deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.
Amsterdam’da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda ‘bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam’ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.
Nisan - MADRİD - TOLEDO
Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, “Bak çok ucuz turlar var” . Madrid’e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye’de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra ” Peki” dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid’e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali’ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. ( ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum ). ilgisizliği ve umursamazlığı Toledo’da büyük krize neden oldu.
Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40′ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra “ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın” dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10′unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu ingilizcede bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye’ye ” Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim” dedim. Kadriye’nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. “Peki” dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye’ye ” Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et ” diyordum. Metrodan “Sol Maydanı” da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık … tanrım… Amerikalılar Irak’tan sonra Madrid’i işgal etmiş galiba… iğne atsa yere düşmeyecek bir maganda Amerikalı kalabalığı … rehber bir iyilik yapıp bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz” dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.
Eski sarayın yanması ile yapımı 1879′da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe’nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları “köylü” olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. “Aman Yarabbi” diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.
Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde ” Valla sizin sayenizde İstanbul’da bile olmadığım kadar Madrid’de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim” demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.
Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar … Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.
Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00′da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye’yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman “istersen çıkabiliriz” desem ” yok, ben çok memnunum” cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch’un ‘Garden Of Delighs’ ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto’yu görmek harikaydı. Botino’nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck’a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye’yi kolundan tuttuğum gibi ” sen daha çok yemek yersin” deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra “ya bu çok iyiymiş” deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin ” Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer” dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük … ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major’a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük.
Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo’ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid’den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko’nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo’da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo’da sokaklar ( sonrasında Madrid’e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu ) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da “ya grupla buluşamazsak” kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo’da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik … yani o süre içinde ben El Greko’nun evine de giderdim, Alkazar’a da. Herkesin yüzü asık Madrid’e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi ( Modern Sanat Müzesi ) önünde otobüsten indik.
Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso’nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica’sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica’ya gelince … önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneşgören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso’ları, Dali’leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye’de sonunda nasibini aldı.
Arte Reina Sofia’dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi’ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke’den Jan van Eyck’a, Raffaello’dan Tiziano’ya Bruegel’den Van Dyck’a, Rubens’den Frans Hals’a, Goya’dan Degas’a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh’a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):):):):) çok mütevaziyim… tanrım…:):):)
Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. ( vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast food’cusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler…
Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul’a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.
İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid’de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio’nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa’ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar’da daahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa’da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya’ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio’nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim : Avrupa’da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat yolu ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurdışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder : Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki ( duygusal ve ruhsal ) öneminin farkında olduğundan ” Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur” demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. … Ve işte size Türkiye’nin genel manzarası … dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.
Mayıs - LİZBON
Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.co’da dolaşırken gördüğüm THY’nın Lizbon’a 111 euro’ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro’ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro’dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada “ben gidiyorum” dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün “yok mu bu aralar seyahat” diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey’e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği’nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak’a da mersi mersi mersi …
THY’nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rabet görmediğini uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. ( arkadaş olmadığım ama bildiğim biri ) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button’umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00′de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.
Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce “dilerim hep böyle gider” dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon’nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal’e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel seramik fayanslarla bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.
Otel odan ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü birşey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Herşey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir …
Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, … herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün …
Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade ( Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio’ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755′de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.
Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel’in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon’u tepeden görme imkanını buldum. “Hmmm” dedim. “Demek Lizbon’u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim”. Bu tarifimden eminim siz de Lizbon’u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı : Pardon, nasıl çıkardık İpek ? … “-şıp- diye Naz” … :):):)
Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesinin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.
Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon’nun en eski mahallesi Alfama’ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol’de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki ” aman da ne güzel” gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari … şehrin sanayi bölgesine ait limanından … pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum
Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV’de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga’ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka “özel şeyleri” yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! … işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki “İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?” … Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon’a devam edeyim bari.
Alfama’dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanına çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum ( aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol,pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek ( elimdeki kitap öyle diyordu)ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.
Lizbon’daki ilk tam günüm saat 09:00′da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum ” neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor” diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? …Vardığım uç noktanın hiçbiryere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti “Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?”
devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi…. tebrikler İpek
Add A Comment
You must be logged in to post a comment.